YIL: 2

SAYI: 22

EKİM 1999

 

 

önceki

yazdır


 

Süleyman DEMİREL

 

 

 

Tarih

:

01.10.1999

Konu

:

TBMM'nin 21'inci Dönem İkinci Yasama Yılının açılışında yaptıkları konuşma

Yer

:

Türkiye Büyük Millet Meclisi

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NİN SAYIN BAŞKANI, DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ,


Ekranları başında bu toplantıyı izleyen sevgili vatandaşlarım;

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

20. Yüzyıl sona ererken, karşı karşıya kaldığımız büyük deprem felaketi, milletimizi derin acılara garketmiştir.

Bu depremde:

15 bin 802 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 43 bin 872 vatandaşımız yaralanmıştır.

66 bin 441 konut ve 10 bin 901 işyeri yıkılmış, 67 bin 242 konut ve 9 bin 927 işyeri orta hasar görmüş, 80 bin 160 konut ve 9 bin 712 işyeri az hasar görmüştür.

Toplam olarak 244 bin 383 konut ve işyeri yıkılmış ve hasara uğramıştır.

Kamu binaları; bu arada okullar, hastaneler, kamuya hizmet eden diğer tesisler, ağır hasar görmüştür.

10 bine yakın fabrikanın bulunduğu bölgede, sanayimiz de önemli zarara uğramıştır.

Halkımız ve ülkemiz, 17 Ağustos sabahı saat 03.00'ten itibaren, felaketi göğüslemek mecburiyetinde kalmıştır.

Gösterilen bu milli dayanışma, her türlü övgünün üstündedir. Keza, 86 ülke de yardımda bulunmuştur.

364 uçak, yardım malzemesi getirmiş, 43 ülke tarafından gönderilen arama-kurtarma ekibi ile 2 bin 456 kurtarma uzmanı gelmiştir.

19 ülke, seyyar hastane göndermiş, Türkiye'ye ulaşan çadır sayısı 41 bine ulaşmıştır.

Bu, görülmemiş bir uluslararası dayanışmadır.

Depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılarımıza şifa diliyorum. Milletimize "geçmiş olsun" derken, Cenab-ı Allah'ın milletimizi böyle bir felaketin tekrarından ve beterinden korumasını niyaz ediyorum.

Tekirdağ'dan Bolu Dağı'na kadar 400 kilometrelik bir alanda ve 150 kilometre derinlikte meydana gelen bu afet, "asrın felaketi" olarak adlandırılmıştır. Türkiye, deprem bölgesindedir. Geçen 10 sene içerisinde; Erzincan, Dinar, Çorum ve Amasya'da, Adana'da, pek çok vatandaşımızın hayatına malolan, büyük tahribat yapan depremlerle karşı karşıya kaldık. Milletimizin ve devletimizin gayretleri ile bu yaralar sarılmıştır. Ancak, bu defa karşı karşıya kaldığımız afet, hepsinin toplamından daha büyüktür.

Böyle bir afetin meydana getirdiği durumla uğraşmak kolay değildir. Buna göre hazırlıklı değildik.

Bu felaketi bizzat yaşayan insanların acılarını, ıstıraplarını, hissiyatını anlamamak mümkün değildir. Yine de devletimizin, -başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere- bütün kurumları, Kızılayımız, sivil toplum örgütlerimiz büyük gayret gösterdiler.

Yıkıntıların altından insanların canlı kurtarılmasına, yaralıların sağlık merkezlerine acilen intikal ettirilmesine ve güncel hayatın gereklerinin yerine getirilmesine, salgın hastalık çıkmasının önlenmesine azami gayret sarf edilmiştir.

Bugün bölgede; 121 çadırkent kurulmuş, 112 bin 445 çadır dağıtılmış, 200 bin kişiye de yemek verilmektedir.

Depremin meydana getirdiği hasarın tamiri ve yıkılanların yeniden yapılması, altyapının onarılması, hayatın tamamı ile normale çevrilmesi için, 6-10 milyar dolara ihtiyaç hasıl olacaktır.

Dünya Bankası 1 milyar 50 milyon dolar, IMF 330 milyon dolar, Avrupa Birliği 676 milyon dolar, Körfez İşbirliği Konseyi 400 milyon dolar, Almanya 19 milyon dolar olmak üzere, cem'an 2 milyar 575 milyon dolar taahhütte bulunmuşlardır.

Avrupa Birliği 160 milyon dolar, İslam Kalkınma Bankası 300 milyon dolar, Avrupa Konseyi Sosyal Kalkınma Fonu 317 milyon dolar, Japonya 200 milyon dolar, ABD 200 milyon dolar olmak üzere, cem'an 1 milyar 177 milyon dolar yardım vaadinde bulunmuşlardır.

Silahlı Kuvvetlerimizin bedelli askerlik ile ilgili bir teklif hazırlaması ve buradan gelecek 1 milyar dolar civarındaki kaynağın, deprem yardımı olarak ödenmesi şeklindeki teklifi hükumetçe memnuniyetle karşılanmıştır. Yüce Meclisimizce kanunlaşması halinde, bu kaynak da, depremin yaralarının sarılmasında kullanılacaktır.

Halkımızın cömertçe yapmış bulunduğu ayni ve nakdi bağışlar ve yardımlar, bunun dışındadır.

Önümüzde çok acil sorunlar var. Zamanla yarışıyoruz.

Bu sorunlardan birincisi; artçı depremlerin hala devam etmesi sebebi ile, güncel hayata dönülememesidir. Okulların, fabrikaların, çarşı-pazarın çalışır hale gelememesi ve hala çadır ihtiyacının devam etmesidir. Bu durumun yarattığı sıkıntılar, şikayetlere sebep olmaktadır. İnsanüstü gayretlerin sarf edildiğini söylemeliyim. Yine de bu şikayetlerin ve hoşnutsuzlukların ortadan kaldırılmasına çalışılmalıdır.

İkincisi; kış öncesinde deprem bölgesindeki vatandaşlarımızın yağmur ve soğuğun, daha doğrusu, kış şartlarının zulmüne terkedilmemesinin tedbirlerinin alınıp, icra edilmesidir. Bu maksatla, uygulama kabiliyeti olan her çareye başvurulmaktadır. Hükumet, bu istikamette önemli tedbirler almıştır.

Başka depremlerde uyguladığımız; isteyen vatandaşa aylık kira verilmesi, isteyenlere hafif hasarlı binalarını tamir için yardımcı olunması, isteyenlerin boş kamplara ve binalara yerleştirilmesi, tamamlanmaya yaklaşmış binaların oturulur hale getirilmesi için mali yardımda bulunulması, kıştan önce konut ihtiyacını azaltmak için düşünülen tedbirlerdir ve bunların uygulamasına geçilmiştir.

Kışa dayanıklı çadırlar bulunabildiği kadar tedarik edilmektedir. Yine de, 30 bine yakın prefabrike evin inşası ve kıştan evvel bitirilmesi gerekecektir. Bunun altını çiziyorum.

"Lazım mı idi? Değil mi idi?.." tartışmalarına katılmıyorum. Atalarımızın; "Aş taşanda, kepçeye paha yetmez" sözünde hikmet vardır.

İşin diğer bir safhasında; okulların, hastanelerin, üniversite binalarının, -muvakkat bile olsa- tamir edilerek, mümkün olduğu kadar kısa süre içerisinde hizmete geçirilmesi lazımdır.

Sanayi kuruluşlarına, üretime geçebilmeleri ve insanların tekrar çalışır, üretir hale gelmeleri için yardımcı olunmalıdır.

Çarşı-pazar yeniden işlemelidir. Esnafa, sanayiciye, tüccara, çiftçiye destek için önemli kararlar alınmıştır.

Hayatın, olabildiği kadar kısa süre içerisinde normale döndürülmesi, yaranın sarılmasında, en önemli faktördür.

Kalıcı yerleşim için, çok dikkatli davranılmalıdır. Yerin üstünde yapılacak her şey yerin altındaki muhtemel hareketlere uygun olmalıdır. Yani, bilimin ve teknolojinin ışığında yapılmalı, doğru yerlere ve doğru şekilde inşa olunmalıdır. Burada; nereye ne yapılacağı ve nasıl yapılacağı, üniversitelerimiz ve bilim adamlarımızla işbirliği halinde ve buna mutlaka uyularak gerçekleştirilmelidir.

Bu depremden alınacak dersler vardır. Yapacağımız birinci iş; bu dersleri almakta mutlaka kararlı olmamızdır. İkinci iş; bunların neler olduğunda bir öncelik sırasına sahip olmamızdır. Depreme dayanıklı binalar, köyler, kasabalar, şehirler yapmak için, yasal tedbirlerimizi, en kısa zamanda gözden geçirmeli ve yeni tedbirler getirmeliyiz. Bu tedbirler, uygulama için birtakım yaptırımları içermelidir.

İnşaatlarımız depreme dayanıklı olacak şekilde projelendirilmeli, öylece yapılmalı ve iyi denetlenmelidir. Mutlaka fay hatlarının etki alanlarından kaçınılmalıdır.

Her şeye rağmen depremin ne zaman, nerede ve hangi şiddette olacağı bilinmiyor. Buna rağmen birgün oluyor ve can yakıyor. İnsanlar, başka tehdit ve tehlikelere karşı kendilerini koruma ihtiyacı hissedip, tedbir aldıkları gibi, bu, çok belirli olmayan ama birgün ortaya çıkan tehlikeye karşı da tedbir almalıdırlar. Tedbirin başı, bilinçlenmedir.

Devlet ve toplum olarak, her türlü felaket karşısında, daha iyi yardımcı olacak şekilde örgütlenmeliyiz. Devletin çok etkin bir sivil savunma teşkilatı kurması ve gönüllü kuruluşlara destek vermesi, çok önemli bir ihtiyaç haline gelmiştir. AKUT ve benzeri gönüllü kuruluşların ortaya koydukları başarı, takdire şayandır. Bundan ders almak lazımdır.

Ülkemiz, bir felaketle karşı karşıya kalmıştır. Bunu göğüsleyemez ve yarattığı şokun altında kalırsak; bu, ikinci bir felaket olur. Bu şokun etkisi altında kalarak, kendimizi çok kötüledik. İçeride-dışarıda imajımızı zaafa uğrattık.

Yaralar millet-devlet işbirliği ile sarılacaktır. Medet umacağımız yer, orasıdır. Eğer buna inancımızı yitirirsek, nereden medet umulacaktır?...

Deprem, birçok eksiğimizi ortaya çıkarmıştır. Depremden, çok şey öğrenilecektir. Ancak yine de, devletimiz eleştirilmeli, fakat duygusallığa kapılarak kötülenmemeliydi. Hata nerede ise, ne ise, kimin ise o söylenmeliydi!...

Hadiseler ne kadar vahim olursa olsun; kendimize, devletimize ve geleceğimize olan güven ve ümidi koruyamazsak, kimseye değil, bizzat kendimize kötülük yapmış oluruz.

Bu arada, dünyanın başka yerlerinde de depremler olmuştur. Komşumuz Yunanistan'da ve Tayvan'da can ve mal kaybına sebep olan depremlere şahit olundu. Onların acılarına katıldık, yardımlarına koştuk. Geçmiş olsun diyoruz.

Tekrar ediyorum;

Depreme dayanıklı köyler, kasabalar, şehirler yapacağız.

Evler, okullar, hastaneler, köprüler, yollar, işyerleri yapacağız.

Değerli Milletvekilleri,

20. Yüzyılın son 10 yılında, Türkiye üç defa genel seçime gitmiştir.

10 yılda -bugünkü 57. Hükumet dahil- 11 hükumet kurulmuştur. Tabii ki bu, istikrar manzarası değildir. İstikrarsızlık manzarasıdır. Ülke idaresini hayli güçleştirmektedir.

Türkiye, 18 Nisan seçimlerine istikrar arayarak gitmiştir. Bu seçimlerde; 37 milyon 495 bin 217 kayıtlı seçmenden 32 milyon 656 bin 70 seçmen oy kullanmış ve bu oyların 31 milyon 184 bin 496'sı geçerli, 1 milyon 474 bin 574'ü geçersiz sayılmıştır.

Seçime katılma oranı yüzde 87 olmuştur.

Genel seçimle yerel seçimlerin aynı zamanda yapılmış olmasına, halkın önüne 7 sandığın konmuş bulunmasına rağmen, seçimler büyük bir intizam içinde yapılmış ve yüksek bir iştirak sağlanmıştır.

Vatandaş, ülkeyi "İstikrar arayan Türkiye" durumundan çıkarmak için sandık başına gitmiş ve iradesini ortaya koymuştur.

Seçimler, vatandaşın iradesini hür bir şekilde ortaya koymasını sağlamış ve adil bir biçimde yapılmıştır. Böylece Türk milleti, demokratik olgunluğunu, bir defa daha ortaya koymuş ve Türk demokrasisi, gücünü tekrar ispatlamıştır.

Seçim sonrasında göreve başlayan yüce Meclis, bir koalisyon hükumetine güvenoyu vermiş, ülkenin çok önemli sorunlarını çözme yolunda büyük bir gayret sarfetmiş, Anayasa değişikliği yapmış, birçok tasarıyı yasalaştırmıştır. 18 Nisan sonrası beklentilerini geniş çapta silmiş, ülkeye bir rahatlık getirmiştir.

Rejimin kalbi olan ve büyük Atatürk'ün "En büyük eserim" dediği Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, halkın nazarında itibarını yükselten bu durum dolayısı ile, yüce meclisimizin bütün üyelerini ve siyasi partilerimizi kutluyorum.

Siyasi partilerimizin çok partili demokrasimizi güçlendirmek bakımından beraberce alacakları tedbirler bulunduğuna kaniim.

18 Nisan seçimlerinden alınacak dersler vardır.

1.5 milyona yakın oy, geçersiz sayılmıştır. Bu, çok büyük bir rakamdır. Bu kadar vatandaşın iradesi, ülke idaresine intikal etmemiştir.

Dışarıda 3 milyona yakın insanımız var. 1.5-2 milyon oy demektir. Bunlardan sadece 65 bin 254'ü geçerli olarak oy kullanabilmişlerdir. Dışarıdaki vatandaşlarımızın oy kullanabilmesi, Anayasa emridir, bu yerine getirilmelidir!...

Siyasi partilerimiz; Seçim Sistemi, Seçim Kanunu ve Siyasi Partiler Kanunu'nda yapacakları iyileştirme ile, demokrasimizi daha sağlıklı hale getirebilirler.

Halkımızın, demokrasi ile kenetlenmesi lazımdır.

Türk vatandaşı ülke sorunlarına, seçimden seçime karışırsa, bu, rejime seyirciliktir.

Demokrasinin katılımcılık yeteneği güçlendirilmelidir ve halk, rejimin sahibi yapılmalıdır. Ülke; devlete, rejime, geleceğine ve kendine güvensiz hale düşmemelidir. İstikrar arayan bir ülke olmaktan çıkmalıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin önümüzdeki günlerde de çalışmalarını, halkın takdirini kalıcı hale getirecek şekilde devam ettireceğinden eminim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin birliğinin korunmasında en önemli kurumumuzdur.

Bir değerli tarihçimizin, 18 Nisan seçimleri ile ilgili sözlerini size aktarmak istiyorum:

"Olgun Türk milleti ne istediğini son seçimlerde göstermiştir. Millet, milli irade, milli birlik, uzlaşma ve istikrar istemektedir. Bu, bugün Türkiye için bir ölüm-kalım sorunudur. Bunu millet çok iyi anlamıştır. Birlik ve uzlaşma Kuvay-ı Milliye dönemindeki kadar hayati bir zaruret olarak önümüzdedir."

Milletimizin gelecek ümidini ve "güçlü" demokrasi meş'alesini "yanar" tutmak mecburiyetindeyiz.

Değerli Milletvekilleri,

Birkaç ay sonra yeni bir "binyıl"a gireceğiz. Bu tarihi an insanlığa, geçmişi yeniden değerlendirmek ve bu değerlendirme ışığında geleceği yeniden tasarlamak için bir "ortak" düşünme fırsatı sağlayacaktır.

Öncellikle, insanlığın 20. Yüzyılın sonunda geldiği nokta ile ilgili bir durum tespiti yapmakta yarar görüyorum:

Günümüzde enformasyon ve bilgi, dünyamızda her zamankinden daha büyük bir süratle dolaşmakta; mesafe insanları birbirinden ayıran bir mefhum olmaktan çıkmakta; dünyayı algılayışımız değişmekte; perspektiflerimiz gelişmekte; insanlar arasındaki dayanışma ulusal sınırları aşmaktadır. İnsanlık tarihinde ilk kez "küresel toplum" fikri somut bir gerçeklik halini almaktadır. Yaşadığımız büyük deprem felaketi karşısında dünyanın takındığı tavır bu gerçeğin bilincine bir kere daha varmamızı sağlamıştır. İnsanların birbirlerinin yardımına koşmaları, birbirlerinin acılarını paylaşmaları, küresel bir dayanışma içinde olmaları 21. Yüzyılda daha güzel, barış içinde bir dünyayı hayal etmek için bizlere güç vermektedir.

Değerli Milletvekilleri,

20. Yüzyıl boyunca bilim ve teknolojide büyük atılımlar yapıldı. Kitlesel üretim refahı arttırdı, tüketim toplumunu yarattı. Küresel nüfus artışı olağanüstü boyutlara ulaştı. Eğitim yaygınlaştı; bilgi teknolojileri öğrenimi kolaylaştırdı, bilginin kullanımını demokratikleştirdi. İletişim ve ulaşım teknolojileri başdöndürücü bir gelişme kaydetti. Uzaya gidildi ve gezegen bilinci oluşmaya başladı. Olağanüstü kentleşme ve sanayileşme bir yandan doğal çevreyi, öte yandan insan yapısı çevreyi hızla kirletti, hatta tahrip etmeye başladı. İki dünya savaşı ve sayısız bölgesel savaşlar yaşandı. Nükleer silahlar keşfedildi ve imha gücü insanlar üzerinde denendi. Ancak, geleceğin nesillerini harp belasından korumak, uluslararası barış ve güvenliği muhafaza etmek amacıyla da Birleşmiş Milletler kuruldu. Totaliter rejimler insanlığa maddi ve manevi büyük zarar verdi. Ancak; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisi üzerinde geniş bir mutabakat da sağlanabildi. Sömürgecilik tasfiye edildi, ancak yoksulluk ortadan kaldırılamadı. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edildi. Milli devletlerin her birinin evrensel bir hukuk düzeni içinde hareket etmelerini sağlayacak mekanizmalar geliştirildi. Bir anlamda artık anayasalar da uluslararası hukukun denetimine tabi kalındı. İmparatorluklar tasfiye edildi. Son büyük imparatorluk olan Sovyetler Birliği kendiliğinden dağıldı. İdeolojik kutuplaşma son buldu. Bölgesel ekonomik gruplaşmalar önem kazandı. Ancak, etnik milliyetçiliğe, ırkçılığa ve köktendinciliğe dayanan şiddet hareketleri de yaygınlaştı. Terörizm, sınırları aşan bir bela haaline geldi. Uluslararası hukukta terörizme karşı işbirliği mekanizmaları geliştirilmeye başlandı. Uyuşturucu bağımlılığı, kanser, Hepatit-B ve C, AIDS gibi hastalıklar insanlığın sorunu haline geldi. Bunun yanında birçok salgın hastalıkların önlenmesi; yeni aşıların keşfi, organ nakli, çocuk ölümlerinde azalma, ortalama yaşam süresinin uzaması ve genetik bilimindeki başdöndürücü yenilikler gibi memnuniyet verici ilerlemeler meydana geldi. Olumlu ve olumsuz birçok önemli gelişme yaşandı.

20. Yüzyılın bilançosu ana hatlarıyla budur. Şimdiden bilgi çağı olarak adlandırılan 21. Yüzyıla bu bilançodan intikal edecek temel olgular ise küresel ekonomi, evrensel hukuk ve küresel sorunlara küresel çözümler arama bilincidir. Önümüzdeki yüzyılda ayrıca, egemenlik ve ulus-devlet kavramlarının da yeni anlamlar kazanacağı anlaşılmaktadır. Türkiye önümüzdeki yüzyıla bu çerçeveye uyum sağlayarak hazırlanmak durumundadır.

Değerli Milletvekilleri,

20. Yüzyılda, bütün imparatorluklar tasfiye oldu. Bizim için 20. Yüzyılın en önemli olayı, Osmanlı İmparatorluğu'nun tasfiyesi sonunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ortaya çıkmış olmasıdır.

Anadolu'daki bin yıllık tarihimiz boyunca bağımsızlığımızı hiçbir zaman kaybetmedik. Bu uzun tarih içinde bu topraklarda iki büyük imparatorluk ve bir çağdaş Cumhuriyet kurduk. İnsanlığın ortak uygarlığına önemli katkılarda bulunduk. Evrensel tarihe inişleriyle çıkışlarıyla damgamızı vurduk. Kurucusu ve mirasçısı olduğumuz ve bu yıl 700. kuruluş yıldönümünü idrak ettiğimiz Osmanlı İmparatorluğu, 624 yıl boyunca Akdeniz ve Avrupa kültür ve medeniyetinin şekillenmesinde belirleyici rol oynadı. Üç denizin, üç kıtanın ve muhtelif kültürlerin buluşma noktası olan geniş bir coğrafyayı yüzyıllarca etkilemiş bir cihan imparatorluğunun mirasçısı olmak, bugünümüzü etkilediği gibi yarınlarımızı da etkileyecektir. Dolayısı ile geleceğe bakarken, öncelikle tarihimizi iyi anlamak, insanlık tarihi içindeki yerini doğru tespit etmek zorundayız.

Osmanlı Devleti, kuruluş döneminde esas itibariyle bir Balkan devleti olarak gelişmiştir. İstanbul'un başkent olmasıyla birlikte çok kültürlü, çok uluslu, çok dinli bir Avrupa ve Akdeniz gücü olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. Osmanlı, altı asrı aşan tarihi boyunca Avrupa ile karşılıklı etkileşim içinde olmuştur.

İçinde bulunduğumuz bin yılın özellikle son üçyüz yılında tüm dünyayı etkileyen büyük değişim ve dönüşümler gerçekleşmiştir. İnsanlık tarihinde belirleyici etkiler yaratan bu değişim ve dönüşümlerin itici gücü ve odak noktası Aydınlanma Çağı ve Fransız İhtilali'dir. Eşitliğe dayanan vatandaşlık anlayışı, temel hak ve özgürlükleri tadat eden Cumhuriyetçi Anayasacılık ve laiklik, Fransız İhtilaliÕyle birlikte evrenselleşmeye başlamıştır. Hiç kuşkusuz, bu gelişme insanlığın uzun kollektif öğrenme süreci neticesinde ortaya çıkmıştır. Her ne kadar bu sürecin başlangıç noktasında yönetenlerin yönetilenlere hesap vermesi, iktidarın kullanımında keyfiliği ortadan kaldırarak, toplumsal rızanın meşruiyetin ana kaynağı haline gelmesi fikrini ilk kez gündeme getiren "Magna Carta" bulunuyorsa da, yasalar önünde eşit vatandaşlardan oluşan ulus-devlet fikrinin dünyaya yayılması ÔFransız İhtilaliÕnin ürünüdür. Bu yayılma tek bir çizgi üzerinde gelişmemiştir. Etkilediği her ülkenin tarih ve kültürüyle eklemlenerek farklı modeller yaratmıştır.

Mirasçısı olduğumuz imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesi ve onun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşu da ulus-devletin dünyaya yayılmaya başladığı tarihi dönemde gerçekleşmiştir. Aydınlanma Çağının ve Fransız İhtilali'nin etkileri, 18. Yüzyılın sonundan itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nda hissedilmeye başlamıştır. Eğitimde ve hukukta modernleşme arayışlarına girişilmiştir. 19. Yüzyıl boyunca devam eden bu arayışlar 1876 yılında Birinci Meşrutiyet'in ilanı ve ilk anayasanın kabul edilmesiyle bir anayasacılık hareketini başlatmıştır. Büyük Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı neticesinde kurulan Cumhuriyetle birlikte bu hareket niteliksel bir dönüşüme uğramıştır. Büyük Atatürk'ün eseri, bir büyük hukuk devrimi olan Cumhuriyet, 20. Yüzyılın en başarılı toplumsal ve siyasal değişim projesidir. Cumhuriyet sayesinde Türkiye evrensel hukuk prensipleriyle buluşmuştur. Bu Atatürk'ün eşsiz dehasının en parlak ürünüdür. Irk, dil, din, mezhep ve cinsiyet farkı gözetmeksizin tüm yurttaşların eşitliği ve özgürlüğü fikri; din ve vicdan hürriyetini de teminat altına alan laiklik anlayışı ve üniter devlet yapısı demokratik cumhuriyet misakının temelini oluşturmaktadır ve milletimizin vazgeçilmez müştereğidir. Büyük Atatürk'ün önderliğinde doğulu-batılı; kuzeyli-güneyli; genç-yaşlı; kadın-erkek Türk ulusal kurtuluş savaşçılarının kahramanlıkları ve fedakarlıklarıyla verilen bir büyük varoluş mücadelesinin ürünü olan bu misaka bağlılık her Türk vatandaşının görevidir.

Bir cihan imparatorluğunun parçalanışı ve bunun Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki çeşitli etkileri iyi değerlendirilmelidir.

Türkiye'nin iç ve dış politikasındaki hedefleri, birliğini muhafaza, ayakta durma, iç barışını mutlaka koruma hususundaki kaygılarının kaynağı, iyi değerlendirilmelidir.

Din, ırk ve mezhep konularının politize edilmesinin ülkenin "destabilize" edilmesine varabileceği endişeleri, tarih şuuru içerisinde mevcuttur.

Cumhuriyetten, demokratik cumhuriyete geçişte, geçen 50 sene zarfında karşılaştığımız büyük bunalımların kökünde yatan budur.

1870'li yıllarda başlayan "Makedonya Mes'elesi", unutulmamıştır.

"Hufre-i inkıraz pençe-i izmihlal" korkuları, "infırad-ı anasır mı? ittihad-ı anasır mı?" Tartışmaları bizi, bugünkü vatanımızı dahi savaş yapıp kurtarmak mecburiyetinde bırakmıştır.

Çok partili hayata, yani demokratik cumhuriyete geçildiğinden bu yana ülke; demokratik otoritenin hakim kılınması ve hukuk devletinin işleyebilmesi bakımından, zaman zaman sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştır.

Devlet, yönetebilirlik, iç güvenlik, barışın ve hürriyetin aynı zamanda korunması ile uğraşmıştır.

Bölücü, aşırı ve yıkıcı akımlar ve çeşitli mihraklar, iç barışı bozmuştur.

Beş bin vatandaşımızın hayatını kaybettiği bir "anarşi" hadisesi ve 30 bini aşkın vatandaşımızın hayatını kaybettiği bir "bölücü terör" hadisesi ile karşılaşılmıştır.

Demokrasi, kendini savunmaktan mahrum bir rejimin adı olamaz. Demokrasiye yürekten bağlı hiçbir millet kamu düzeninin tahrip edilmesine razı olmaz. Unutulmaması lazım gelen husus budur.

Çağdaş devletten beklenen, demokratik otoritenin mutlaka sağlanması, halkın can ve mal güvenliğinden emin olması, demokratik hakların korunması, huzur ve sükunun mutlaka temin edilmiş olmasıdır. Unutmamak lazımdır ki, İnsan Hakları Beyannamesi'nin 30'uncu, Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu'nun 17'nci maddesi, hak ve hürriyetlerin, onları ortadan kaldırmak için kullanılmayacağını amirdir.

Yani, özgürlük; özgürlüğü ortadan kaldırmak için kullanılamaz.

Sorun, sadece bir anayasa sorunu değildir. Topyekun bir işleyen devletin meydana getirilmesi sorunudur.

Bu, iyi bir anayasa, iyi bir siyasi sistem demek olduğu kadar, geleneklere sahip, iyi yetişmiş, birikimli, deneyimli kadrolarla cihazlanmış, ahenk içerisinde çalışan kurumlar demektir.

Anayasa; işleyen devletin, işleyen rejimin, işleyen ekonominin sadece bir aracıdır. Ayrıca, toplumun demokratik eğitim ve kültürü, görenekleri, gelenekleri, demokrasi inancı ve ona sahipliği, sistemin işlemesinin önemli bir şartıdır.

Çağdaş bir devletin çağdaş anayasası, çağdaş yasaları ve çağdaş kadroları yanında, çağdaş topluma olan ihtiyacı, önemli bir husustur. Yani, demokratik hak ve sorumluluklara hassasiyet gösteren toplum, bu bütünde vazgeçilmez unsurlardan biridir.

Bulunduğumuz bölgede, devraldığımız tarihi şartlar ve coğrafyanın dikte ettiği bazı olumsuzluklar, bizim ayakta durabilmemiz için, demokratik, üniter ve laik devleti, mutlaka korumamızı gerektiriyor.

Unutmamak lazımdır ki, Türkiye; Cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin ve Müslümanlığın, çağdaşlığın bağdaştığını göstermek gibi büyük bir iddiayı hayata geçirmektedir.

Bunun hiçbirisinden vazgeçilemez.

Bu, bir büyük uzlaşmadır. Bu büyük uzlaşma, güçlü iç barış ve dayanışma demektir. Bunda herkesin yararı vardır. Herkese birden sesleniyorum: bu uzlaşmayı koruyalım!

Bu demek değildir ki, Türkiye'nin daha iyi bir anayasaya, daha iyi kanunlara ihtiyacı yoktur... Hayır vardır!

Nitekim, demokratik cumhuriyetin tüm kurum ve kurallarıyla işleyip işlemediği hususu hala tartışılabilmektedir. Bu, "konuşan Türkiye"nin, demokrasinin gücünü göstermektedir. Cumhurbaşkanı seçildiğim 16 Mayıs 1993 günü bu kürsüden yaptığım konuşmada, "1982 Anayasası hazırlanışı, sunuluşu, kabul edilişi, nihayet şartları ve içeriği itibariyle tam demokratik değildir. Bu Anayasa Türkiye'ye bir anayasal düzen getirmiştir; fakat bunun tam anlamıyla demokratik anayasal bir düzen olduğu söylenemez." demiştim. O tarihten bu yana 1982 Anayasası'nın birçok maddesi değiştirilmiştir. Yüce Meclis Anayasayı değiştirme yetkisini kullanarak başlangıç noktasındaki kusurları giderme iradesine ve imkanına sahip olduğunu ortaya koymuştur. Anayasanın eksikliklerini düzeltmenin mümkün olduğu ortadadır. Esasen, hala yüce Meclisin ve Türkiye'nin gündeminde Anayasa değişikliği teklifleri vardır. Bu teklifler süratle ve ciddiyetle ele alınmalı, Türkiye artık anayasasıyla ilgili tartışmaları geride bırakacak yapısal reformları tamamlamalıdır. Çağdaş anayasal demokrasi bağlamında eksikleri varsa bunları hızla gidermelidir.

Çok partili demokrasiye geçiş döneminin ürünü olan tartışmalara geri dönülmemeli, bunlar artık geride bırakılmalıdır. Demokrasi ve cumhuriyet birbirinin karşıtı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Demokratik cumhuriyet işte bu uzlaşmanın adıdır.

Unutmamak lazımdır ki, bütün diktatörlükler anarşi ve fetretin içinden çıkar ve güvenlik vaadiyle gelir.

Hürriyet rejimi, düşmanlarından korunarak ayakta tutulabilir. Ancak, vatandaşın temel hak ve hürriyetlerinin korunacağı konusunda devlete güveni de sarsılmamalıdır.

Türk vatandaşı; laik cumhuriyetle Müslümanlığı bağdaştırmıştır.

Türk vatandaşının inançlarına serbestçe sahip çıktığını ve ibadetlerini rahatça ve serbestçe yaptığını herkes biliyor.

Bu ülkede; 70 bin cami, 85 bin din adamı halkın hizmetindedir.

Eğer camie siyaset sokulmazsa; ne dinin devletten, ne devletin dinden şikayeti yoktur. İslamın bütün şartlarını yerine getirmesi için, Türkiye'nin bir noksanı yoktur.

Türkiye, teokratik bir devlet değildir! Laik bir devlettir!

Laiklik demokrasinin de inanç ve ibadet hürriyetinin de temeli ve teminatıdır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin "dar-ül harp" olduğunu iddiaya cüret edenler şunu asla unutmasınlar:; dinlerin en mütekamili ve en hoşgörülüsü olan İslam dinini bir saadet, barış ve sevgi dini olarak bu topraklarda gönül rahatlığıyla ve iç huzuruyla yaşamaya devam etmemiz Cumhuriyet sayesindedir.

Anayasa değişiklikleriyle ilgili çalışmalar yapılırken, uzun anayasacılık tarihimizden ve çok partili demokrasimizin birikimlerinden ders alınmalıdır. Temel hak ve hürriyetlerin anayasal güvenceye alınmasında, iktidarın anayasalar yoluyla sınırlandırılmasında, kısaca daha iyi işleyen bir demokrasinin geliştirilmesinde neler yapılması gerektiği ancak bu tarihi tecrübelerimizin dikkatle incelenip sorgulanmasıyla ortaya konabilir. Bir ülkenin siyasi tarihinin o ülkenin anayasal tarihini belirlediği açık bir gerçektir. Esasen, anayasalar bir anlamda tarih projeleridir. Geçmişten geleceğe köprü kuran, birlikte yaşama kurallarıdır. Bu noktada, anayasal devletin değişmez bir yapı değil, tersine değişen koşullar altında yeniden kurulması, korunması ve yenilenmesi gereken bir proje olduğunu da hatırlatmak istiyorum. Tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de, demokrasimizin ve devletimizin daha iyi işletilmesi beklentisi kamuoyuna malolmuşsa buna çözüm aramaktan kaçınılamaz.

21. Yüzyıla gerektiği şekilde hazırlanmamızı mümkün kılacak adımları atarken tarihi deneyim ve birikimlerimizi tabii ki gözardı etmemeliyiz. Ancak, dünün alışkanlıklarıyla geleceğin icapları arasında bir denge kurulması gerektiğini de unutmamalıyız. Burada dikkate alınması gereken bir diğer denge de, bazı bilim adamlarımızın işaret ettiği gibi temel hak ve hürriyetler ile kamu düzeni arasındaki dengedir. Özgürlüklerin, hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik otorite ile korunabildiği unutulmamalıdır. Yüce heyetinizin bu dengelere dikkat ederek, toplumumuzun tüm kesimlerince arzulanan yapısal değişimleri ihtiva eden bir anayasal reform projesini ortaya çıkaracak anlamlı ve yapıcı bir tartışmayı er veya geç başlatacağına yürekten inandığımı bir kere daha ifade etmek istiyorum.

Değerli Milletvekilleri,

Müteaddit vesilelerle vurguladığım gibi, uluslararası ilişkilerde her alanda yerleşik kural ve kurumların sorgulandığı, yeni arayışların hız kazandığı bir dönüm noktasındayız. Türkiye'nin kaybedecek vakti yoktur. Dünyayla birlikte soluk alıp vermek, bu arayışların içinde yer almak ve bulunacak çözümlerin parçası olmak zorundayız. Bunun için de öncelikle, siyasi, ekonomik, idari ve adli alanlarda gerekli reformları bir an önce gerçekleştirmeliyiz. Bu Türkiye'yi parlak geleceğine taşıma mücadelesidir. Demokratik siyasi rekabet bu mücadelenin daha verimli bir şekilde yapılmasını sağlayan bir bayrak yarışıdır.

Bu yıl Berlin Duvarı'nın yıkılışının 10. yıldönümüdür. Duvarın yıkılışı aynı zamanda ideolojik kutuplaşmanın sona ermesinin de sembolüdür. Bu gelişme, 20. Yüzyıl boyunca siyasete damgasını vurmuş olan sağ-sol saflaşmasını büyük ölçüde anlamsızlaştırmış ya da en azından siyasi farklılıkların kitlelere izahını güçleştirmiştir. Siyasi düzeydeki bu değişime paralel sayılabilecek bir zamanlamayla küreselleşme olgusu, ulus-devlete bakışı değiştirmeye başlamış, ekonomik manada sınırların önemi azalmıştır. Değişen koşullar siyaseti ve siyasi örgütlenmeyi değişime zorlamaktadır. Tüm dünyada bu yönde bir arayış vardır. Türkiye, dünya ölçeğindeki bu gelişmelerden doğal olarak etkilenmektedir. Devletin nasıl daha iyi işletilebileceği bir ihtiyaç olarak tüm siyasi partilerimizin gündeminde yer almaktadır.

Cumhurbaşkanı olarak göreve başladığımdan bu yana ben de devlet reformu konusu üzerinde özellikle durmaktayım. Bunun, Anayasanın bana verdiği "Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetme" görevinin bir gereği olduğuna inanıyorum. Devlet topluma ve vatandaşa hizmet için vardır. Tüm devlet organlarının ortak amacı halkın refahını artırmak, hürriyet, güvenlik ve mutluluğunu temin etmektir. Öyleyse, bu hizmetin nasıl daha iyi yapılabileceği konusunda düşünmek herkesin görevidir. Çağın icaplarına uygun bir devlet reformu, soyut sloganlar değil, ancak somut öneriler zemininde gerçekleştirilebilir. Bu önerilerin içeriğini tartışmak yarar sağlar. Tartışmaları içerikten ziyade kişilerle irtibatlandırmanın Türkiye'ye hiçbir yararı olmadığını bir kere daha vurgulamak istiyorum. Bu bağlamda, anayasa reformu, yargı reformu ve idari reform konularıyla ilgili daha önce gündeme getirdiğim bazı düşüncelerimi bu kürsüden yüce milletimizin ve yüce heyetinizin dikkatlerine tekrar sunmakta yarar görüyorum:

Anayasalar devletin temel kuruluşu ile bireylerin temel hak ve hürriyetlerini belirleyen toplumsal sözleşmelerdir. Burada öncelikle temel hak ve hürriyetler konusu üzerinde durmak istiyorum. Bu bağlamda çağdaş evrensel standartlar bellidir. Demokrasiler camiasının mensubu olan Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, uluslararası insan hakları hukukunun gelişmesine katkıda bulunmuştur. Başta Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi olmak üzere ilgili diğer BM belgelerinden Avrupa Konseyi sözleşmelerine ve AGİT tarafından kabul edilen muhtelif belgelere kadar uzanan temel insan hakları belgeleri bu alanda Türkiye'nin üstlendiği uluslararası taahhütlerin çerçevesini çizmektedir. 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, 1954 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve 1990 tarihli AGİK Paris Şartı bu çerçevede temel dönüm noktalarını oluşturmaktadır. Tüm bu belgelerin hazırlanışına ve kabul edilişine katılmış bir ülkenin bu çerçevede eleştirilerle karşı karşıya kalmasına izin verilemez. Oysa, askeri bir müdahale sonucu hazırlandığından ve haklarla ilgili bölümü bir istisnalar rejimine tabi olduğundan ülkemiz, Anayasasıyla ilgili yoğun eleştirilere muhatap kalmaktadır. Binaenaleyh, Türkiye Anayasası'nın temel hak ve hürriyetlerle ilgili bölümünü uluslararası taahhütleriyle uyumlu hale getirmelidir.

Anayasanın, devletin kuruluşuyla ilgili bölümünü ele alırken öncelikle siyasi yapı üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. Bu noktada temel mesele kuvvetler ayrılığına işlerlik kazandırılmasıdır. Yasama organı etkili denetim gücüne kavuşturulmalıdır. Demokratik denetimin daha etkili bir hale getirilmesi ve yasama faaliyetinin daha titiz bir incelemeye tabi tutulabilmesi için anayasal deneyimimiz çerçevesinde 20 yıllık uygulaması olan senato, yeniden ihdas edilmelidir. Yasama organı seçimlerinde seçmen ile vekili arasındaki bağı güçlendirecek dar bölge çoğunluk sistemine geçilmesi fikri üzerinde durulmalıdır. Partilerin mali kaynakları ve siyasetin finansmanı saydamlaştırılmalıdır. Yasama dokunulmazlığının kapsamı çağdaş standartlarla uyumlu hale getirilerek daraltılmalıdır. Cumhurbaşkanı iki turlu seçimle halk tarafından seçilmelidir. Parlamentoyu fesih müessesesi işler hale getirilerek, anayasal geleneğimize uygun bir şekilde bu yetki Cumhurbaşkanına verilmelidir. Fesih aslında maksadı tam açıklayan bir kavram da değil. Fesih denince, Abdülhamit'in Meclis'i feshetmesi akla geliyor. Burada, kastedilen seçimlerin yenilenmesidir. Seçimlerin yenilenmesi kararını bazen seçilmiş kişiler almakta zorlanıyor. Bu onlara da yardımcı olacak bir yöntemdir. Seçmenlerin önemli konularda doğrudan görüşlerini ortaya koyabilmelerine imkan tanıyacak şekilde referandum müessesesine işlerlik kazandırılmalıdır. Doğrudan halk tarafından seçilecek Cumhurbaşkanına bu yetki şarta bağlı olmadan tanınmalıdır. Olağanüstü hallerde bunalımdan çıkış için gereken demokratik mekanizmalar anayasaya dahil edilmelidir. Cumhurbaşkanının yasaları bir kere daha görüşülmek üzere TBMM'ne geri gönderme yetkisi yeniden tanzim edilmeli, mevcut yetkiye yeni bir unsur eklenmelidir. Böylece, bir yasanın münferit madde veya maddelerindeki eksiklik nedeniyle o yasanın tümünün geri gönderilmesi mecburiyetinin ortadan kaldırılması mümkün olacaktır. Burada örnek alınması gereken ABD başta olmak üzere bazı ülkelerde uygulanmakta olan modeldir. Bu modele göre, ilgili yasanın sadece belirli bir veya birkaç maddesinin geri gönderilmesine imkan bulunmaktadır. Öte yandan, merkezi ve yerel yönetimler arasındaki yetki ve sorumluluk dağılımı yeniden tanzim edilmelidir.

Köklü bir yargı reformu gerçekleştirilmelidir. Yargı bağımsızlığının güvenceleri sağlamlaştırılmalıdır. Bu amaçla, yargı bağımsızlığı ile ilgili eleştiriler dikkate alınarak eksiklikler giderilmelidir. Adaletin geç tecelli etmesi Türkiye'deki en önemli şikayet konularından biridir. Bu itibarla, mahkemelerimizin adaletin tevziini gecikmeksizin gerçekleştirebilmeleri için gereken tedbirler süratle alınmalıdır. Bunun bir yolu Adalet Bakanlığımızın bütçeden aldığı payın artırılması ise, diğeri yüksek yargı organları üzerindeki yükün azaltılmasıdır. İtirazların ele alınacağı ara kademe denetim mahkemeleri ihdas edilmelidir. Mahkemelerin sayısının artırılması, davaların daha hızlı görülmesini sağlayacak muhakeme usulüne geçilmesi gibi hususları kapsayacak değişikliklerle daha iyi işleyen yeni bir adli yapılanmaya gidilmelidir.

Devlet yönetimi, menfaat ve nema dağıtan bir yer olmaktan çıkartılmalıdır. Bunu sağlamanın yolu, devletin ekonomik ve ticari faaliyetin içinden tümüyle çıkmasından geçmektedir. Kamu idaresinde verimliliğin birinci şartı budur. Bu amaçla, özelleştirme programı kararlılıkla uygulanmalıdır. Kaynakların israfına ve yanlış kullanımına yol açan faaliyetlerden uzaklaştığı ölçüde devlet asli fonksiyonlarını daha etkili bir şekilde yerine getirecektir. Ayrıca, devlet personel rejimi, liyakatı ve performansı ödüllendirecek bir biçimde ıslah edilmelidir. Nitelikli işgücünün devlette istihdamı sağlanmalıdır. Merkezdeki yetkiler ademi merkeziyetçi bir anlayışla vatandaşa yakın birimlere devredilmeli, yerel yönetimler güçlendirilmelidir. Devlet gereksiz personel yükünden kurtarılmalıdır.

Esasen, devlet reformu konusunda uluslararası alanda da arayışlar yaygınlaşmıştır. Fransa'da devlet reformu uzun zamandır gündemdedir. İtalya ve İngiltere anayasal ve idari reform arayışları içindedir. AB içinde birçok ülke bu konuyla meşguldür. İsrail'den Latin Amerika ülkelerine benzer çabalar gözlenmektedir. Bu çerçevede Vaşington'da yapılan "21. Yüzyıl Devleti İçin Sratejiler: Devletin Yeniden İnşası İçin Küresel Forum" başlıklı toplantıdan çıkan mesajda şu hususlar üzerinde durulmuştur: "21. Yüzyılda bir ülkenin güçlü iktisadi avantajlara sahip olabilmesinin yolu etkili, işleyen ve halkının desteğine sahip demokratik bir devlet yaratmasından geçmektedir. Etkisiz, yavaş hareket eden, aşırı merkeziyetçi bir devlet yapısı 21. Yüzyılın yüksek hızlı ve yüksek teknoloji kullanan ekonomisinde özellikle özel sektörün dinamizmi önünde en temel engel olacaktır. Dolayısıyla önümüzdeki yüzyılda refaha ulaşılması, vatandaşların ve piyasaların isteklerine cevap verebilecek esnek ve etkili, kararları vatandaşa en yakın düzeyde alabilen bir devlet yapısı geliştirilmesine bağlıdır. Kısaca devlet yeni çağın icaplarına uygun olarak yeniden inşa edilmelidir."

Eğitim ve sağlık alanlarında da köklü reformlar gerçekleştirmek zorundayız. Zira, çağımızda bir ülkenin asıl gücü ve zenginliği vatandaşlarının çağın icaplarına uygun donanımlara sahip olmasına bağlıdır. Kendini geliştirme imkanlarına sahip olmak, mutluluk ve huzuru aramak ve sağlıklı bir yaşam sürdürmek, her insanın en temel ihtiyaçları arasındadır. Hatta bu, çağımızda bir hak halini almıştır. Etkili toplumu, bilgi toplumunu ancak dünya çapında rekabet edecek donanıma sahip yurttaşlardan oluşan bir toplum kurabilir. Bunu sağlamanın temel yolu, bilgiye ulaşımı ve bilginin yönetim ve kullanımını demokratikleştirmekten geçmektedir.

Türkiye genç ve dinamik bir nüfusa sahiptir. İnsan sermayesi sahip olduğumuz en büyük zenginliktir. Türkiye'de ilköğretime başlayan çocukların toplamı, Almanya, İngiltere ve Fransa'da ilköğretime başlayan çocukların toplamından fazladır. Türkiye 8 yıllık temel eğitime geçmekle eğitim alanında ihtiyaç duyulan reform hamlesini başlatmıştır. Vatandaşlarımız bu reform hamlesine yürekten sahip çıkmışlardır. Geniş katılımlı bir okul yaptırma seferberliği başlatılmıştır. Bu seferberlik sürdürülmelidir. Kesintisiz zorunlu eğitimin en kısa zamanda 11 yıla çıkartılması için hazırlıklar şimdiden başlatılmalıdır. Vatandaşlarımızın sadece zorunlu okul yılları süresince değil, ömür boyu öğrenim konusunda gerekli teşvik ve imkanlara sahip olabilmeleri sağlanmalıdır. Tüm okullarımızın bilgisayara kavuşması doğrultusunda da bir seferberlik başlatılmalıdır.

Üniversite projesi, Türkiye'nin önümüzdeki yüzyıla hazırlanması bakımından son derece önemli bir projedir. Bu proje, toplumun da katılımıyla daha ileriye götürülmelidir. Eğitimin her aşamasında yaratıcılık ve girişimcilik ruhu teşvik edilmelidir. Bu bağlamda, yasalar önünde eşitliğin önemini; siyasi, medeni ve insan haklarına saygıyı; hoşgörünün ve çoğulculuğun erdemini; farklı toplumları, görüşleri ve gelenekleri anlamayı ve bunları saygıyla karşılamayı esas alan demokratik yurttaşlık değerlerine de öncelik verilmelidir. Bu esasen, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu büyük Atatürk'ün bize miras bıraktığı eğitim felsefesinin hedefidir. Önümüzdeki yüzyılda eğitim sistemimizin temel amacı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının dünyanın neresinde olursa olsun becerileriyle ve donanımlarıyla çağdaşlarıyla rekabet edebilecek güce kavuşturulmaları olmalıdır.

Vatandaşlarına sağlıklı bir yaşam imkanı tanımak, çağdaş toplum olmanın temel şartıdır. Sağlık alanında mutlaka gereken reformları gerçekleştirmeliyiz. Genel Sağlık Sigortası ya da herkesin sağlık imkanlarından yararlanacağı işleyen bir sistem ortaya çıkartılmalıdır. Bu gerçekleştirilene kadar Yeşil Kart sistemi uygulanmaya devam edilmelidir. Koruyucu sağlık alanındaki hizmetler de ıslah edilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır.

Sağlık alanındaki reform hamleleri sadece devletin işi olarak görülmemelidir. Bu alanda da toplumsal bir seferberliğe ihtiyaç vardır. Girişimcilerimizin sağlık sektörüne yatırım yapmaları teşvik edilmeye devam edilmelidir. Ancak, özel sağlık kurumlarının denetimi konusu üzerinde daha titizlikle durulmalıdır. Denetim zihniyeti yeni bir anlayışla ele alınmalı, özel sağlık sektörünün kendi kendini denetlemesi için gerekli kurumsal yapıların oluşması yönünde gerekli tedbirler alınmalıdır.

Eğitim ve sağlık alanında yapılacak yatırımların getirisi önümüzdeki yüzyılda her zamankinden daha yüksek olacaktır. Zira, insana yatırım kalkınmanın, daha yüksek ve verimli istihdamın, sosyal ve bölgesel dengesizlikleri azaltmanın anahtarıdır. Bilgi çağında kalkınma, insan merkezli kalkınma olacaktır.

Bu noktada, devlet-toplum ilişkileri üzerinde durmak istiyorum: bu bakımdan önemli olan iki kavram "kamu idaresinde şeffaflık" ve "katılımcılık"tır. Demokratik vatandaşlık anlayışı, çözüm arayışlarına vatandaşın katılımı için gerekli diyalog kanallarını açık tutmayı gerektirmektedir. Sivil toplum kurumlarının, diğer bir deyişle üçüncü sektörün gelişip güçlenmesi işte bu bağlamda hayati önem taşımaktadır. Her şey devletten beklenmemelidir. Ancak, devlet de vatandaşına güvenmelidir. Karşılaştığımız her zorlukta devleti soyut bir kavram olarak eleştirme kolaycılığı demokrasilerde eleştiriden beklenen yararın ortaya çıkmasını engellemektedir. Somut eleştiriler ortaya konulduğu takdirde, bunların düzeltilmesi imkanı mevcuttur. Esasen, devleti daha iyi işletmek vatandaşın demokratik dikkat ve uyanıklığıyla mümkündür. Devlet de vatandaşının somut ve yapıcı eleştirilerine açık olmalıdır. Sivil toplumla devlet arasındaki ilişkileri tanzim edecek temel çerçeve, özgürlükler ile sorumluluklar arasındaki dengedir. Çağdaş devletin vatandaşı demokratik vatandaşlık bilincine sahip olan bireydir. Unutulmaması gerekir ki, demokrasiyi güçlü kılan da, yaşatan da esas itibariyle budur.

Tüm bu reformlarla ulaşmak istediğimiz hedef, önümüzdeki yüzyılda dünyanın en gelişmiş on ülkesi arasına girmektir. Dolayısıyla, çağın icaplarına uyum sağlamayı amaçlayan arayışların dışında kalamayız. Etkin ve sorun çözücü bir hizmet anlayışının hakim olduğu devlet yapısını kurmayı; sivil toplumun her alanda katılımını sağlayacak şekilde demokrasimizi geliştirmeyi; kendi sorunlarını kendi çözen bir yerel yönetimler sistemi oluşturmayı mutlaka başarmalıyız.

Değerli Milletvekilleri,

Kurtuluş Savaşı'nın ateş çemberinden geçen Türk halkı, alınyazısını kendi iradesiyle belirleme hakkını elde etmiştir. İmparatorluktan ulus-devlete, tebadan vatandaşa geçilmesiyle Türk milleti, eşit vatandaşlardan oluşan bir topluluk halini almıştır. Bu kökten bir değişiklik, bir devrimdir. Artık devletin sahibi,Êefendisi hanedan veya halife değil, millettir. Egemenlik hakkını Tanrı'dan alan ve yalnız Tanrı önünde sorumlu olan padişahlık, bir daha geri gelmemek üzere gitmiştir. "Milli iradeyi hakim kılmak" (1919) ilkesi bir devrimi ifade etmekte idi ve 29 Ekim 1923'te bu ilke mantıki sonucuna erişmiş, Türkiye bir Cumhuriyet olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Cumhuriyet "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" sözünde ifadesini bulur. Bu ilkeyle, Osmanlı siyasi sistemi, kökünden ortadan kalkmıştır. Atatürk, bunu kesin biçimde ifade eder; "Yeni Türkiye'nin eski Türkiye ile hiçbir alakası yoktur. Osmanlı Hükumeti tarihe geçmiştir. Şimdi yeni bir Türkiye doğmuştur" (Atatürk, Nutuk, II, 437).

"Devletin dini din-i İslamdır" diyen Osmanlı toplum düzeni, laik Türkiye Cumhuriyeti'nin toplum düzeni ile taban tabana zıttır. Türkiye Cumhuriyeti'yle Osmanlı devlet sistemi arasında hiçbir bağ kurulamaz. Bu noktada Osmanlı tamamiyle ve kesinlikle son bulmuştur. Ancak, kültürel bakımdan Osmanlı döneminden devraldığımız zengin bir miras da vardır. Bu miras bugün de etkilerini sürdürmektedir. Bu da son derece doğaldır.

Milletimizin tarih içindeki yürüyüşünün önemli bir durağı olan ve evrensel tarihe damgasını vurmuş olan Osmanlı kültür ve medeniyetiyle haklı bir gurur duyuyoruz. Cumhuriyet, tarih şuuru içinde Osmanlı mirasına sahip çıkmıştır.

Rus ordularının Kuzey Karadeniz, Balkanlar ve Kafkaslara her girişinde, 1783'den beri birbiri ardından gelen göçlerle Anadolu bugün, imparatorluğun etnik ve kültürel bir minyatürü haline gelmiştir. Osmanlı kültürünü benimsemiş, anadili Türkçe olmayan yüzbinlerce Arnavut, Boşnak, Pomak, Giritli, Karadağlı, Çerkes, Abaza, Çeçen, Gürcü bu yurda gelip yerleşmişlerdir. Onları buraya, "Anavatan"a koşuşturan şey, ortak tarih ve yaşam tarzı, kültür değil de nedir? Anadolu Türkü onları kendisinden saymış, kucak açmıştır. Tarih ve kültürün, etnik menşeden çok daha güçlü bir sosyal vakıa olduğunu daha iyi hangi örnek gösterebilir. Onlar, canıgönülden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuşlar, modern Türkiye'nin oluşması ve yükselmesinde hayati hizmetlerde bulunmuşlardır. Anadolu, onlar için gerçek bir "Anavatan" olmuştur.

Bu etnik çeşitliliği bir zenginlik olarak kabul eden Cumhuriyet felsefesinin ürünü olan anayasalarımız, herkesin hukuk önünde eşit olduğu bir Türk vatandaşlığı; her inancı aynı düzeyde saygın gören son derece hoşgörülü bir din serbestliği; inanç ve ibadet hürriyeti getirmiştir. Huzur içinde ortak nimetlerini paylaştığımız bu güzel yurdu, bu sağlıklı cumhuriyet rejimini korumak herkesin yararınadır. Bu gerçeği hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız.

Değerli Milletvekilleri,

Cumhuriyetin kazanımlarının, milletimizin 20. Yüzyıldaki bu büyük başarısının içeride ve dışarıda daha iyi bilinmesi, öncelikli meselelerimizden biridir. Cumhuriyetle birlikte 20. Yüzyılın en başarılı sosyal ve siyasi değişim projesini hayata geçirmemize rağmen, 21. Yüzyıla girerken Türkiye'nin bir imaj sorunu vardır. Bu imaj sorununun ortaya çıkmasında yurtdışındaki bize hasım çevrelerin kuşkusuz payı vardır. Tabii ki, meseleyi sadece bu çerçevede görmek bizi çözüme götürmez. Bir kere daha vurgulamak isterim ki, "laf sahibinden çoğalır". Türk insanı ülkesinin imajından memnun hale geldiğinde imaj sorunumuz büyük ölçüde aşılmış olacaktır.

İmaj sorunu daha çok insan hakları alanında ülkemize yöneltilen eleştirilerle irtibatlı bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, dikkatle değerlendirilmesi gereken husus şudur: Ülkemize karşı yöneltilen eleştirilerin birçoğu haksız ve temelsizdir. Ancak, düzeltilmeleri yönünde ülkemiz kamuoyunda geniş bir toplumsal mutabakat sağlanmış olan bazı eksikliklerimiz olduğu da bir vakıadır. Bunlar üzerinde titizlikle durmamızda yarar bulunmaktadır. Kolaylıkla düzeltilebilecek bazı eksikliklerimiz nedeniyle dış tanıtıma yönelik çabalarımızın etkisiz kalması önlenmelidir. Bu husus Türkiye'nin imajı açısından önem ve öncelik taşımaktadır. Bu adımlar atılırken ülkenin idare edilebilirliğinin ve üniter devlet yapımızın hiçbir şekilde zedelenmemesi tabii ki hayati bir konu olarak önemle gözönünde bulundurulacaktır.

Ülkemizin dış tanıtım alanında yeni bir yapılanmaya ve gerçek manada bir dış tanıtım stratejisine ihtiyacı bulunmaktadır. Tanıtım alanında görev yapan kuruluşlarımızın çağa uygun zihniyet ve yapı değişikliklerini gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Öte yandan, her şeyin devletten beklenmesi de yanlış bir yaklaşımdır. Dış tanıtım konusunda büyük şirketlerimizin, sivil toplum kuruluşlarının ve bu amaçla oluşturulacak vakıfların faaliyetini teşvik edecek tedbirler alınmalıdır.

Bu doğrultuda bir toplumsal seferberliğin başlatılmasına öncülük edilmelidir. Kabuğunu kırmış ve dünyaya açılmış olan dinamik Türk girişimcileri bu bakımdan önemli bir vasıtadır. ÊÖte yandan, bir ülkenin kendini iyi tanıtabilmesi için kendini de etrafını da iyi tanıması gerekmektedir. Bu doğrultuda faaliyet gösterecek düşünce kuruluşlarının sayılarının artması sağlanmalıdır.

Dış politikamızın kültür diplomasisi boyutu da bu bağlamda önem taşımaktadır. Kültür alanında yeni işbirliği alanları yaratarak kültürel ilişkilerimizi yaygınlaştırmamız imaj sorunumuzun aşılmasına katkıda bulunacaktır.

Türkiye varlarını ve gerçek potansiyelini de dünyaya daha iyi anlatmalıdır. Bunun için her şeyden önce gerekli kaynaklar sağlanmalıdır.

Çağdaş hukuka dayalı bir devlet kuruluşu olduğu kadar, aynı zamanda, halk için bir yaşam tarzı da olan Cumhuriyet sayesinde Türk kadını-erkeğiyle eşit hale gelmiş, toplumsal ve kamusal hayatta hakettiği yeri almıştır. Demokratik Cumhuriyetin, Türk kadınına toplum içinde verdiği rol sayesinde ulusal gücümüz en az iki misline katlanmıştır.

Cumhuriyet eşitlik, özgürlük ve uygarlıktır. İnsanlık onurunu her şeyin üstünde tutmaktır. Cumhuriyet cehalete, yoksulluğa, fukaralığa, çaresizliğe karşı verilen mücadelenin adıdır. Cumhuriyetin temelindeki iddia, vatandaşlarını, çağdaş bir devletin vatandaşı yapmaktır.

Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca hızlı bir kalkınma gerçekleştirmiş ve 76 yılda, tarım öncesi bir toplumdan, sanayileşmiş, demokratik bir kent toplumu haline gelmeyi başarmıştır. Bundan sonraki hedefimiz, demokratik bir bilgi toplumu olmaktır.

Cumhuriyet, bir büyük dönüşüm, hayatın her alanını kapsayan bir zihniyet devrimidir. Cumhuriyet, dünyayla birlikte düşünebilmek, zamanın ruhunu yakalayabilmek, evrensel uygarlığın ortak dilini konuşabilmektir.

Çağdaş eğitim Cumhuriyetin en önemli başarılarından biridir. Bugün kurulduğu gündeki tüm nüfusu kadar çocuğu bulunan milletimiz, Cumhuriyet sayesinde ülkenin her köşesine okulu götürebilmiştir. 1923'te tek bir üniversitesi olan Türkiye'nin, bugün ülkenin her köşesine yayılmış 72 üniversitesi ve 1.5 milyon üniversite öğrencisi vardır. Üniversite profesörlerinin yüzde 25' i kadındır. Bu, Avrupa'daki en yüksek orandır ve Türk kadınının gurur tablosudur.

Cumhuriyet sayesinde nüfus artış oranı yüzde 3.5'lardan yüzde 1.5'lar seviyesine indirilebilmiş, çocuk ölüm oranı dünya standartlarına yaklaştırılmış, ortalama insan ömrü 35-40 seneden 70 senenin üzerine çıkmıştır.

Anadolu, tarihinin en mamur ve müreffeh dönemini Cumhuriyetten sonra yaşamıştır. Sağlık hizmetleri, yol, su, ışık, telefon ülkenin her köşesine demokratik Cumhuriyet tarafından ulaştırılmıştır.

Türk ekonomisi Cumhuriyetle birlikte modern yapılara kavuşmuş ve bugün dünyayla rekabet eder hale gelmiştir. Geçen yıl yayınlanan ve AB Komisyonunun aday ülkeler hakkında hazırladığı raporda da atıfta bulunduğu Dünya Bankası Raporu, Türkiye'yi satın alma gücü paritesine göre yaklaşık 400 milyar dolarlık toplam Gayrı Safi Milli Hasıla ve 6 bin 712 dolarlık kişi başına Gayrı Safi Milli Hasıla ile dünyanın 16. büyük ekonomisi olarak tanımlamıştır. Türk ekonomisi dünyanın yükselen on pazarından biridir. Son olarak G-7 grubu ülkeleri Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanlarının 25 Eylül 1999 tarihinde Vaşington'da yaptıkları toplantı sonunda yayınlanan bildiride, küresel ekonomi ve uluslararası finans sisteminin tüm veçhelerini görüşme yetkisiyle mücehhez G-20 adında yeni bir grup kurulmuştur. Bu grubun temel amacı küresel ekonomik krizleri zamanında alınacak tedbirlerle önlemek olacaktır. Geçtiğimiz Haziran ayında Köln'de yapılan G-7 Zirvesi'nde alınan kararlar doğrultusunda kurulan bu grupta, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada, Arjantin, Brezilya, Çin, Hindistan, Meksika Rusya, Suudi Arabistan, Güney Afrika, Güney Kore, Türkiye ve ABD üye ülke sıfatıyla yer almaktadır. Ayrıca, Bretton Woods Kurumları, yani Dünya Bankası ve IMF de, G-20 grubunun toplantılarına katılacaktır. G-20 grubunun ilk toplantısı Aralık 1999 içinde Berlin'de, ikinci toplantısı ise önümüzdeki yıl Kanada'da yapılacaktır. Grubun başkanlığı iki yıllık sürelerle üye ülkeler arasından dönüşümlü olarak gerçekleştirilecektir. İlk dönem başkanı olarak Kanada Maliye Bakanı tespit edilmiştir. Bu grubun üyeliğine davet edilmiş olmamız, dünya ekonomisiyle bütünleşmiş Türk ekonomisinin Cumhuriyetle birlikte kazandığı gücün yeni ve önemli bir göstergesidir.

2000'li yıllara girerken; her alanda büyümüş, gelişmiş ve uygarlığı yakalamış bir Türkiye vardır.

Bir tarım toplumu olan ve bütün ihtiyaçlarını dışarıdan satınalan 13 milyon nüfuslu bir Türkiye'den, bir sanayi toplumu olan ve ihracatının yüzde 90'ı sanayi ürünü olan Türkiye'ye gelinmiştir.

Türkiye, uçağını, denizaltısını, otomobilini, kamyonunu, otobüsünü; elektronik cihazlarını, her çeşit gemiyi, telefonunu yapmakta ve bunları ihraç etmektedir.

Bu sanayileşmiş bir Türkiye'dir. İhracatının yüzde 70'i, Avrupa pazarınadır. O Avrupa pazarı ki, bir zamanlar Türkiye, onların pazarı idi!...

Düz cam üretiminde dünyada ikinci; seramikte dünyada altıncı, Avrupa'da üçüncü; çimento'da Avrupa'da ikinci; demir-çelikte dünyada 14Õüncü, Avrupa'da yedinci; inşaatta, dünya'da ilk 10 içerisindedir.

1923'teki nüfusu kadar çocuğa okul ve öğretmen vermektedir.

2.5 milyon ton tahıl üreten Türkiye, 30 milyon ton tahıl üretiyor.

45 milyon kwh elektrikten, 115 milyar kwh elektrik üretimine gelinmiş.

1940'da 1066 traktörlü Türkiye bugün 1 milyon traktöre sahip.

1950'de 58 bin telefonu olan Türkiye'nin bugün, 17 milyon telefonu var.

Türkiye, Cumhuriyetin başında; 307 öğretim üyesi, 2 bin 914 öğrencili 1 Darülfünundan bugün; yılda 188 bin mezun veren, 60 bin öğretim üyesi olan ve 1.5 milyon öğrencisi bulunan 72 üniversiteye ulaşmıştır.

Yine, 1000 doktorlu sağlık hizmetinden, 77 bin doktorlu sağlık hizmetine gelinmiştir.

Ve nihayet 40 bin köyünün hiçbirisine ulaşılamayan Türkiye'nin, 319 bin km. köyü yolu ile ulaşamadığı köyü yoktur.

40 bin köyünün hiçbirisinde elektrik olmayan Türkiye'nin bugün, elektriği olmayan mezrası dahi yoktur.

Okul, öğretmen, televizyon, ülkenin her köşesine gitmiştir.

Türkiye'nin sulanabilir topraklarının yarısı sulanmaktadır.

1950'de üç barajı olan Türkiye'de, 1998'de 198 baraj ve bin gölet bulunmaktadır.

Ve nihayet 1923'te; adam başına 50 dolar olan milli gelir, 1998'de 6 bin dolardır.

Çok partili demokrasiyi benimsemiş ve 1946'dan 1999'a kadar, 14 genel seçim yapılmıştır.

Hür seçim, hür parlamento, hür basın, hür yargı, hür üniversite, hür sendika, hür inanç, hür vicdan, hür zihin, hür meydan, hür sokak, hür sivil örgütler.

İşte Türkiye!.....

Yolsuz, okulsuz, susuz, ışıksız, hekimsiz, ilaçsız, traktörsüz, kamyonsuz, telefonsuz, fabrikasız, velhasıl, hiçbir şeyi olmayan, 13 milyon nüfuslu Türkiye'den; 15 milyon çocuğunu okutan, her köşesine gidilebilen, insanları da, toprakları da suya kavuşmuş, her köşesi aydınlık, her köşesinde telefonu, televizyonu mevcut, 1 milyon traktörü, 10 binlerce fabrikası olan dünya devleti Türkiye!

Bu başarıdır ve bu milletin başarısıdır.

Bu başarıyı görmezlikten gelmek, örtmek, küçümsemek, inkarcılık olur.

Değerli Milletvekilleri,

Türkiye, son otuz yıl zarfında ortalama yüzde 5 kalkınma hızını gerçekleştirmiştir. Son on yıl içindeki siyasi istikrarsızlıklara rağmen bunu başarmıştır. Dış ticaret hacmimiz 80 milyar dolara ulaşmıştır. İstanbul Avrasya'nın finans ve ticaret merkezi haline gelmiştir. Türkiye halen Doğu Avrupa'daki, Balkanlar'daki, Karadeniz ve Hazar havzalarındaki ve Ortadoğu'daki en büyük ekonomidir. Türkiye Avrupa Birliği'nin en büyük altıncı ticaret ortağıdır. Ekonomimiz Gümrük Birliği çerçevesinde AB'nin sert rekabet koşullarına başarıyla uyum sağlamıştır. Türkiye, sadece Gümrük Birliğiyle değil, Avrupa'da yaşayan üç milyon Türk'ün AB ülkelerinde geçtiğimiz yıl yarattıkları 50 milyar ECU'ye ulaşan katma değerle ve 7 milyar dolarlık toplam yatırımla AB'nin "de facto" içindedir.

Cumhuriyetin başlangıcında iğneden ipliğe kadar her ihtiyacını dışarıdan almak zorunda olan Türkiye, bugün gelişmiş sanayii sayesinde dünyanın 135 ülkesine sanayi mamulü ihraç etmektedir. Türkiye'nin elektrik enerji üretimi 9 AB üyesi ülkenin üretiminin toplamından fazladır.

Türkiye, 30 milyar dolarlık yatırımla dünyanın ilk on turizm ülkesinden biri haline gelmiştir. Bu yatırımın yarısını devlet, yarısını özel sektör yapmıştır.

Türkiye, telekomünikasyon alanında 20 milyar dolarlık yatırım gerçekleştirmiştir. Önümüzdeki yıllarda bu alanda bir 20 milyar dolarlık daha yatırım yapacaktır. Halen iki Türk haberleşme uydusu uzaydadır. Üçüncüsü ise önümüzdeki yıl fırlatılacaktır.

Tüm bunlar 20. Yüzyıldaki kazanımlarımızdır.

Hazar Havzası'nda ortaya çıkan yeni enerji coğrafyası küresel pazarlarla Türkiye üzerinden inşa edilecek enerji hatlarıyla bütünleşecektir. Bakü-Ceyhan projesi olarak da bilinen, Hazar-Ceyhan Boru Hatları Projesi, süratle somut bir gerçekliğe dönüşmektedir. Yeniden tarih sahnesine çıkmakta olan ve Avrupa ile Asya'yı bir kez daha birbirine bağlayacak olan İpek Yolu'nun altyapısını oluşturan temel ulaşım projelerinin başlıcaları Türkiye'de inşa edilmektedir. Türkiye önümüzdeki 30 yıl içinde gerçekleştireceği 128 milyar dolarlık bir enerji yatırım paketini ve yine 30 yıl içinde gerçekleştireceği 150 milyar dolarlık bir savunma sanayii yatırım paketini uygulamaya koymuş bulunmaktadır. Türk müteahhitleri tarafından yurtdışında üstlenilmiş olan taahhüt işlerinin toplam tutarı bu yıl itibariyle 40 milyar doları aşmıştır.

Milletimizin gururu olan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) 32 milyar dolarlık mali portesi ile Cumhuriyet tarihimizin en büyük entegre projesidir. GAP tamamlandığında Türkiye'nin tarım üretimi üçte bir oranında artacak, ülkemiz, bölgesinde ve dünyada "gıda güvenliği"nin sağlanmasında önemli rol oynayacaktır.

Değerli Milletvekilleri,

Türkiye bugün, Balkanlar'dan Kafkasya'ya; Ortadoğu'dan Orta Asya'ya kadar uzanan, ihtilaflarla ve istikrarsızlıklarla dolu güç bir coğrafyada barış, istikrar, denge ve refah unsuru olan bir dünya devletidir. Dolayısıyla mevcut bazı zorluklara ve sıkıntılara rağmen geleceğe güvenle bakmamız için her türlü sebep mevcuttur.

Türkiye, zengin insan sermayesi, büyük ekonomik potansiyeli, küresel ekonomiyle bütünleşmiş dinamik girişimcileri, üstün savunma gücü, etkili diplomasisiyle parlak bir geleceğe doğru hızla ilerleyen bir dünya devletidir. Tarihinin, coğrafyasının ve ekonomik potansiyelinin gerekleri doğrultusunda çok yönlü ve çok boyutlu bir dış politika izlemektedir.

Türkiye'nin yakın ve uzak dünya ile ilişkileri üzerinde durmak istiyorum.

Türkiye NATO, Avrupa Konseyi, AGİT, OECD gibi kurumların tam üyesidir. AB ve BAB ile tam üyeliği hedef alan bir ortaklık ilişkisi vardır. AB ile Gümrük Birliği yapmıştır. İKÖ'nün üyesidir. Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO) ve D-8 gibi bölgesel ve bölgelerarası işbirliği haraketlerinin kurucu ve öncüsüdür. Böylesine geniş bir uluslararası kurumsal ağ içinde yer alan ender ülkelerden biridir. Dolayısıyla, Türkiye'nin ulusal çıkarları Batı ile ortaklık temelinde yakın işbirliğini devam ettirmesini, Türk dünyasını da içine alan ve Hazar, Karadeniz, Akdeniz havzalarını kapsayan geniş bir coğrafyanın istikrar ve barışının korunmasında nazım bir rol oynamasını gerektirmektedir.

İçinde bulunduğumuz yıl içinde dış politika alanında önemli gelişmeler yaşanmıştır. 1 Ekim 1998'de yüce Meclisi açarken yaptığım konuşmadan sonra, PKK terörizminin dış bağlantılarının kesilmesine yönelik kararlı bir politika uygulanmış ve bunun sonucunda önemli başarılar kazanılmıştır. PKK terör örgütünün elebaşı önce Suriye'den çıkartılmış, bilahare kararlı bir takiple hiçbir ülkede barındırılmamış, nihayet yakalanarak Türkiye'ye getirilmiş ve yargılanmıştır. Bu başarı devletimizin tüm kurumlarının ahenkli çalışması sonunda ve milletimizin desteğiyle elde edilmiştir. Bu başarıda, terörizme karşı mücadelede uluslararası işbirliğinin de payı olduğu bir vakıadır. Bu başarı ülkemizin dostluğu aranan, kendisine yönelik düşmanlıkları etkisiz hale getirebilecek güce sahip olan bir büyük devlet olduğunu tüm dünyaya göstermiştir.

Avrupa'da insan hakları hukukunu istismar ederek terörizmi mazur göstermeye çalışan çevreler vardır. Bu istismar neticesinde etnik çatışmaların ve ırkçılığın 19. ve 20. yüzyıllar boyunca yarattığı büyük acılar gözardı edilmekte, şiddet dolaylı olarak yüceltilmektedir. Ancak Avrupa'da bunlara karşı görüşlerin de bulunduğunu unutmamalıyız. Yine unutmamalıyız ki, tarih ve coğrafyamız dikkate alındığında Avrupa kader ortağımızdır ve öyle de kalacaktır. Terörizmin siyasi amaçla şiddete başvurulması anlamına geldiği Avrupa hukuk sisteminin de kabul ettiği bir tanımdır. Dolayısıyla, bizim teröristlerle işbirliği yapan çevrelerin propagandaları karşısında soğukkanlı davranarak konunun sadece terörizme karşı mücadele hukuku ile bağlantılı olduğunun altını çizmemiz; kimsenin görmezlikten gelemeyeceği cinayetleri vurgulamaya ağırlık vermemiz; terörizminin işlediği insanlık suçlarını dünyaya en geniş biçimde anlatmaya devam etmemiz gerekmektedir.

Terörizm, insanlığa karşı bir suçtur. Terörizmin hiçbir şekilde mazur görülmemesi gerektiği bugün uygar dünyanın üzerinde mutabık kaldığı bir tespittir. Daha geçen hafta BM Genel Kurulu'nun açılışı sırasında yapılan konuşmalarda sınırları aşan bir bela olan terörizme karşı küresel işbirliğinin önemi üzerinde durulmuştur. Bu işbirliği Türkiye'nin yüksek güvenlik çıkarlarıyla doğrudan ilişkili bir konudur. Türkiye uluslararası hukukun kodifikasyonunda terörizme karşı işbirliği konusunda öncü ve önemli katkılar getirmiştir ve getirmeye de devam edecektir. Ayrıca, 40'ı aşkın ülkeyle gerçekleştirdiğimiz ikili güvenlik işbirliği anlaşmaları da terörizmle mücadelede uluslararası işbirliği için uygun bir zemin oluşturmaktadır. Terörizme karşı uluslararası işbirliğini güçlendirmek amacıyla ikili ve çok taraflı girişimlerimiz kararlılıkla sürdürülecektir.

Bu yıl ayrıca, Soğuk Savaş'ın demokrasilerin zaferiyle sonuçlanmasında belirleyici rolü olan NATO'nun 50. yılı kutlanmıştır. Türkiye bu zirvede, Avrupa güvenliğinde transatlantik bağın önemini güçlü biçimde savunmuştur. Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği Türkiye'nin de önem atfettiği bir konudur. Ancak, kimse Türkiye'nin, Avrupa güvenliği ile ilgili kararlarda dahil olmadığı bir kurumun alacağı kararların uygulanmasına katılmasını isteyemez. Bu konu NATO Zirvesi sırasında gayet iyi anlatılmış ve yaratılmak istenilen emrivaki tarafımızdan engellenmiştir. NATO'nun sağladığı güvenlik şemsiyesi bugün de uluslararası barış ve istikrarın temel direkleri arasındadır. Avrupa bütünleşmesine katılmayı hedefleyen tüm ülkeler bu şemsiyeye dahil olmak istemektedir. NATO dayanışması içindeki ağırlıklı konumumuzu koruyarak Avrupa güvenliğine katkıda bulunmayı sürdüreceğiz.

Siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarında bütünleşmiş, demokratik, müreffeh, barış içinde bir Avrupa yaratılması temel dış politika önceliklerimiz arasındadır.

Bu bağlamda, AB ile ilişkilerimiz 1963 tarihli Ortaklık Anlaşmamızdan kaynaklanan ahdi bağlar zemininde bir hak olarak gördüğümüz tam üyelik hedefimiz doğrultusunda sürdürülmektedir. Gümrük Birliği bu anlaşma zemininde tam üyelik öncesi bir aşama olarak gerçekleştirilmiştir. Türkiye Gümrük Birliği ile AB içindeki rekabete uyum sağlayabileceğini başarıyla kanıtlamıştır. Lüksemburg Zirvesi'nde ülkemize karşı uygulanmış olan ayırımcılık aradan geçen üç zirveye rağmen hala düzeltilmemiştir. Lüksemburg'un bir hata olduğu bugün AB içinde de yaygın biçimde telaffuz edilmektedir. Mevcut tıkanıklığa rağmen Türkiye, Avrupa Birliği ile olan müktesebatının sonucu olan haklarını sonuna kadar müdafaa edecektir. Türkiye bunu yaparken bir büyük devletten beklenen vakar ve serinkanlılık içinde hareket etmektedir. Türkiye'nin hedefleri bellidir. Bu hedeflere ulaşılması bakımından Avrupa Birliği standartlarını yakalamak durumundayız. Sadece Kopenhag kriterlerine değil, Maastricht Şablonuna ve Avrupa Parasal Birliğine uyum sağlamak için de çaba sarfetmemiz gerekmektedir.

İşte Türkiye'nin geleceğe hazırlanırken karşısında duran şablon budur. AB, Türkiye'nin performansını değerlendirirken özellikle genişleme ile ilgili kriterleri esas almaktadır. Bu çerçevede, AB komisyonu tarafından hazırlanan 4 Kasım 1998 tarihli raporda ekonomik ve uyum kriterleri açısından Türkiye'nin oldukça başarılı bir çizgisi bulunduğu tespit edilmektedir. Ülkemizi 12 aday arasında sayan bu raporda, daha ziyade siyasi kıstasla ilgili eksikliklerimiz olduğu ileri sürülmektedir. İnsan hakları ve demokrasi açısından ileri sürülen eleştirilerin daha ziyade terörle mücadeleden kaynaklanan sorunlar olduğu bizzat raporun yazarlarınca da kaydedilmektedir. Komisyon'un Türkiye ile ilgili raporunda azınlıkların korunması konusu üzerinde de durulmaktadır. Bu kabul edilebilir bir eleştiri değildir. Zira, uluslararası hukukta tarifi olmayan bir etnik azınlık tanımı getirmektedir. Esasen, uluslararası hukukta açık biçimde ulusal veya etnik azınlık tarifi yoktur. Ülkelerin anayasal uygulamaları esas alınmaktadır. Ayrıca, bilindiği gibi, AGİT çerçevesinde etnik ve dilsel farkların otomatik olarak "azınlık" tanımlamasına yolaçamayacağı anlayışı benimsenmiştir. Aynı şekilde, Avrupa Konseyi Sözleşmelerinde de azınlık hakkının bireysel bir hak olduğu, kollektif hak veya grup hakkı sayılamayacağı, bu hakkın ülkelerin toprak bütünlüğüne ve ulusal mevzuatına karşı kullanılamayacağı kayıtlıdır.

Maastricht Anlaşması'nda, "Avrupa Birliği'nin, yönetim sistemleri demokrasi ilkeleri üzerine bina edilmiş olan üye devletlerin ulusal kimliklerine ve 4 Kasım 1950 tarihinde Roma'da imzalanan 'İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi' tarafından garanti altına alınan ve üye ülkelerin ortak anayasal geleneklerinin bir sonucu olan temel haklara saygı göstereceği" belirtilmektedir. Bahsekonu Avrupa Sözleşmesi'nin hazırlanmasına bilfiil katılan ülkeler arasında yer alan ve başlangıcından itibaren Avrupa Konseyi'nin üyesi olan Türkiye, demokrasi ve insan hakları kriterlerinin temsil ettiği değerlere ve hedeflere yürekten bağlıdır. Demokratik ülkeler camiasının zaferiyle sonuçlanan Soğuk Savaş boyunca da bu değerlerin ve hedeflerin savunuculuğunu yapmıştır. Türkiye, ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkını tanıyarak bu konuda kendini denetime de açmıştır.

Ancak, terörizmin ve etnik bölücülüğün demokratik bir siyaset aracı olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Demokrasilerde farklı olma hakkı bir grup hakkı değildir. Bu hak ancak evrensel mahiyetteki bireysel haklar kapsamında geçerlidir. Bu hakkın bir grup hakkı olarak kabulü kabileciliği teşvik eder ve ayrılıkçı şiddet ile teröre yol açar. Birey haklarına karşı grup haklarının esas alındığı kültürel relativizm, farklı hak kategorileri yaratarak insan haklarının evrenselliği ilkesini ihlal etmekte, aynı zamanda, "yasalar önünde eşitlik" ilkesi ile de çelişmektedir.

Binaenaleyh, demokrasilerde farklı olma hakkını anayasal yurtseverlik ve anayasal vatandaşlık kavramları teminat altına almalıdır.

Çağdaş demokrasilerde çoğunluğun değil, hukukun üstünlüğü esastır. Hukuk, özgürlüklerin teminatıdır. Hukuk olmazsa özgürlük de olmaz. Hiçbir kısıtlamaya tabi tutulmama hali negatif özgürlük olarak tanımlanmaktadır. Toplum içinde yaşama sözkonusu olduğunda negatif özgürlüklerin hukuk vasıtasıyla kısıtlanması sözkonusu olur ki, bu da kamusal alanın sınırlarını tayin eder. Pozitif özgürlük alanı ise negatif özgürlüğün ne ölçüde sınırlandırılacağına ilişkin kararların alınma sürecine katılmak demektir. Diğer bir deyişle, siyasete katılma hakkının mevcudiyetini ve bu hakkın kullanılma yollarının açık olmasını tarif etmektedir. Bu da ancak anayasal demokrasi ile sağlanabilir.

Anayasal demokrasilerin temel özelliği, eşitlik esasına dayanan demokratik yurttaşlık kimliğidir. Demokratik bir toplum sözleşmesi etnik ya da dini aidiyete değil, yurttaşlık bağlarına dayanmalıdır. Burada aslolan bir devletin kuruluşundaki rızaya dayanan katılımdır. Dolayısıyla millet, halk iradesinin egemenliği sonucunda oluşur. Birlikte yaşama iradesi ve ortak gelecek perspektifi, bu bağlamda, ulusal kimliği şekillendiren toplumsal mutabakatın esas belirleyicisidir.

Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünün çimentosu üniter devlet yapımız, eşitlikçi demokratik vatandaşlık anlayışımız, din ve vicdan hürriyetini teminat altına alan laiklik, kadın-erkek eşitliğine dayanan medeni hukuk düzeni, eğitimin birliği ilkesi ve ekonomik fırsat eşitliğidir. Anayasal vatanseverlik işte bu anayasa felsefesine bağlı kalmak demektir. Nerden gelirse gelsin bu bağlamda hiçbir eleştiri kabul etmeyiz.

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin halen içinde bulunduğu tıkanıklık tabiatıyla arzu edilmeyen bir durumdur. Avrupa'daki dostlarımızı Türkiye'yle ilgili ayırımcılığın kesin biçimde ortadan kaldırılması yönünde uyarmaya devam edeceğiz. İçinde bulunduğumuz aşamada Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin yeniden canlandırılması için öncelikle Türkiye'nin adaylığı Avrupa Birliği tarafından tereddüde mahal bırakmayacak ve hukuki açıdan bağlayıcı olacak şekilde tescil edilmelidir. Aynı zamanda Türkiye'ye diğer adaylarla eşit muamele yapılmalıdır. Lüksemburg'dan bu yana yapılan Cardiff, Viyana ve Köln zirvelerinde her ne kadar bu doğrultuda bazı iyileştirmeler getirilmeye çalışılmışsa da bunlar yetersiz kalmıştır. Şimdi önümüzde özellikle genişleme konusunu ele alacak olan Helsinki Zirvesi vardır. AB üyesi partönerlerimizin, Türkiye'ye yönelik ayrımcılığı ortadan kaldırmak için bu zirvede yeni bir fırsatı olacaktır. Bu fırsatı kullanıp kullanmayacaklarını dikkatle takip edeceğiz.

Avrupa Parasal Birliğine dahil olan ülkelerin 1 Ocak 1999'dan itibaren tedavüle giren "EURO" ile tek para birimine geçmesi, bizim de Gümrük Birliği ile dahil olduğumuz Avrupa ekonomik sahasında yepyeni koşullar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu gelişmeyi uzak bir seyirci gibi izlemekle yetinemeyiz. Uzun vadede mutlaka parçası olacağımız bu yeni ekonomik ilişkiler manzumesine şimdiden kendimizi hazırlamalıyız. Türkiye, demokratik, müreffeh, bütünleşmiş Avrupa idealini savunmaya, AB ile ilişkilerini tam üyeliği öngören 1963 tarihli Ankara Anlaşması ve 1996 tarihli Gümrük Birliği gibi ahdi yükümlülükleri çerçevesinde yürütmeye devam edecektir.

Gümrük Birliği mekanizmaları, Türkiye'nin dünya ekonomisinin 1998 yılından bu yana yaşadığı ekonomik krizden nispeten daha az zarar görmesinde etken olmuştur. Esasen, dünya ekonomisi bu yıl beklentilerin aksine krizi kısa sürede atlatarak yeniden büyüme eğilimini yakalamıştır. Dünya ekonomisinin bu yıl ortalama yüzde 3, önümüzdeki yıl yüzde 3.5 oranında büyüyeceği hesaplanmaktadır. Türk ekonomisi içinde bulunduğumuz yıl büyük ölçüde kendi yapısal sorunlarından ve bölgesel istikrarsızlıktan kaynaklanan nedenlerle güçlüklerle karşılaşmıştır. Ancak, dünya ekonomisindeki iyimser beklentiler önümüzdeki yıl daha iyi bir ekonomik performans sergilememiz için önemli bir fırsat sağlamaktadır. Bu fırsat iyi değerlendirilmelidir.

Bölgesinde söz sahibi bir istikrar unsuru olan Türkiye'nin, siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri alanlarda güçlü bağlarla bağlı olduğu Avrupa'da dostları vardır. Avrupa'da yalnız kalmamız hiç bir şekilde söz konusu değildir. Ancak, tek amaçları Türkiye'yi Avrupa'dan dışlamak olan birtakım husumet çevreleri de bulunmaktadır. Türkiye bu çevrelere karşı kendini savunacak imkanlara sahiptir. Bu bakımdan endişeye kesinlikle mahal yoktur. Tarih ve coğrafyamızı değiştiremeyeceğimize göre, Türkiye kendisine karşı yapılan haksızlıklara kararlılıkla karşı çıkarak AB ile birlikte yürümeye devam edecektir. Bu yürüyüşün inişleri ve çıkışları olacaktır. Ancak hak ve menfaatlerimizi soğukkanlı biçimde savunmaktan hiçbir şekilde vazgeçmeyeceğiz.

Avrupa Konseyi, Avrupa Hukuk Sistemi içinde yer alan ülkelerin temsil edildiği bir kurumdur. Kuruluşundan bu yana üyesi olduğumuz bu kurumla ilişkilerimizde bazı sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunlar üzerinde dikkatle durmak durumundayız. Bu çerçevede, özellikle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ülkemiz aleyhinde aldığı bazı kararlara neden olan yasal mevzuatımızı gözden geçirmemizde yarar bulunmaktadır. Bu doğrultuda bazı adımlar yüce heyetiniz tarafından atılmıştır. Eksik kalanların da tamamlanmasıyla ülkemizin gereksiz yere mahkumiyetlere maruz kalarak prestij kaybına uğraması önlenebilecektir.

Avrasya'yı da kapsayan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın önemi Soğuk Savaş sonrasında daha da artmıştır. Önümüzdeki ay bu Teşkilatın zirvesi 54 devlet ve hükumet başkanının katılımıyla İstanbul'da yapılacaktır. Bu, 20. Yüzyılın son büyük zirve toplantısı olacaktır. Avrupa güvenlik ve istikrarı bakımından önemli bazı temel belgeler ve anlaşmalar bu zirvede imzalanacak ve İstanbul'un adıyla anılacaklardır. Ülkemizin dış siyasi tanıtımı açısından da büyük bir fırsat sağlayan bu zirvenin başarısı için aktif çabalarımız sürdürülmektedir. Demokrasiler camiasının ortak değerlerinin güçlendirilip savunulduğu temel forumlardan biri olan AGİT'e büyük önem atfetmekteyiz.

Tarih boyunca jeo-politik bir kavşak mahiyeti taşımış olan Balkanlar'da saldırgan milliyetçilik, 20. Yüzyılın son çeyreğinde bir kere daha Avrupa'da barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olarak ortaya çıkmıştır. Önce Bosna-Hersek'de, bilahare Kosova'da yaşanan etnik temizliğe dayanan saldırgan milliyetçilik, NATO'nun kararlı tutumu ve zamanında müdahalesi neticesinde durdurulabilmiştir. Bu bağlamda, 25 Nisan 1999'da yapılan NATO Vashington Zirvesi'nde alınan kararlar belirleyici olmuştur. Türkiye, Bosna'da olduğu gibi Kosova'da da tarihten, coğrafyadan ve NATO dayanışmasından kaynaklanan sorumluluklarının idraki içinde hareket etmiş ve başından itibaren Kosova'daki duruma süratle müdahale edilmesi yönünde uluslararası kamuoyunu defaatle uyarmıştır. Türkiye her iki olayda da tarih karşısında haklı çıkmıştır. Kosova'da totalitarizm mağlup edilmiş, zafer demokrasinin ve özgürlüklerin olmuştur. Kosovalı mülteciler kıştan evvel evlerine dönebilme şansına kavuşmuşlardır. Bu olayda NATO'nun itibarının ve caydırıcılığının korunmuş olması Avrupa'da barış ve güvenliğin bekası açısından da hayati önem taşımaktadır. Kosova'daki durumla ilgili olarak NATO içindeki kararlı tutumumuz ve mülteciler konusundaki öncü rolümüz Türkiye'nin prestijini olumlu yönde artırmıştır. Türkiye'nin yüksek güvenlik çıkarları Balkanlar'da barış ve istikrarı zorunlu kılmaktadır. Kosova'daki uluslararası gücün bünyesinde görev yapan birliklerimiz sayesinde Türkiye, zaferin kazanılmasına olduğu gibi, barışın kazanılmasına da katkıda bulunmaktadır. Keza, Bosna Hersek'te barışa hizmet eden ve 30 Temmuz'da Saraybosna'da ziyaret ettiğim birliklerimiz üstün vazife anlayışlarıyla ülkemizin gurur kaynağı olmuştur.

Türkiye, bu bağlamda, Arnavutluk ve Makedonya ile Bosna Hersek'in istikrar ve refahının güvence altına alınmasına özel bir önem atfetmektedir. Kosova Krizi sonrası dönemde Balkanlar'da barış ve istikrarın kalıcı kılınması, bölgenin yeniden imar edilerek ekonomik açıdan kalkındırılması ve demokratikleşmesine katkıda bulunulması amacıyla 30 Temmuz 1999 tarihinde Saraybosna'da toplanan Balkan İstikrar Paktı Zirvesi bölgenin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Kuşatma altındaki Saraybosna'dan, İstikrar Paktı Zirvesi'ne uzanan yol kolay olmamıştır. Zirve'nin, Balkanlar için barış, demokrasi ve paylaşılan refah ortak paydasında yeni bir tarih yapılması yönündeki umut ve beklentilere güç kattığına inanıyorum.

Romanya ve Bulgaristan ile ikili ve üçlü işbirliğimiz, stratejik önceliklerimiz arasında önemli bir yer işgal etmektedir. Zira bu iki ülke Türkiye'nin Avrupa'ya açılan kapısıdır. Bu ülkelerle ilişkilerimizi her alanda geliştirme çabalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz.

Değerli Milletvekilleri,

İki komşu ve müttefik ülke olan Türkiye ve Yunanistan'ın iyi ilişkiler içinde olmalarında karşılıklı menfaatleri vardır. Esasen bu amaçla, Yunanistan ile aramızda yeni bir diyalog süreci başlatılmıştır. İki ülke Dışişleri Bakanlarının vardıkları mutabakat çerçevesinde turizm, çevre, ticaret, kültür, bölgesel konular, terörizm, örgütlü suç, yasadışı göç ve uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele konularında yapılabilecek işbirliği imkanlarını araştırmak üzere iki ülke Dışişleri Bakanlıkları yetkilileri geçtiğimiz aylarda iki tur görüşme yapmışlardır.

Birinci tur görüşmeler araştırıcı nitelikte olmuştur. İkinci tur görüşmelerde ise ele alınan tüm konularda işbirliğinin hukuki zeminini teşkil edecek çerçeve anlaşmaları imzalanmasına ve saptanan konularda ortak işbirliği projeleri geliştirilmesine karar verilmiştir. Üçüncü tur görüşmeler Ekim ayı sonunda Dışişleri Bakanlıkları yetkililerinin yanı sıra ilgili kuruluş temsilcilerinin de katılımlarıyla Ankara ve Atina'da yapılacaktır.

Resmi heyetler arasında görüşmeler devam ederken, 17 Ağustos'ta Marmara Bölgemizde ve ardından Eylül başında Atina'da meydana gelen deprem felaketleri Türk ve Yunan kamuoylarını birbirlerine yakınlaştırıcı bir ortam yaratmış, iki ülke resmi kurumlarının yanı sıra, halkları, yerel yönetimleri, özel sektörleri, sivil toplum örgütleri başlattıkları karşılıklı yardım kampanyaları ve ortaklaşa düzenledikleri yardım faaliyetleriyle yaşanan felaketlerin yaralarını sarma gayreti içinde büyük bir karşılıklı yardımlaşma örneği sergilemişlerdir.

Türk ve Yunan halkları arasında gözlenen bu yakınlaşma ve dayanışma iki ülke kamuoylarında sorunların çözümü doğrultusunda umut ve beklentilerin artmasına yol açmıştır. Kendiliğinden ortaya çıkan bu olumlu ortamı mutlaka değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görüyoruz. Türkiye, bu anlayışla, esasen deprem felaketlerinden önce başlatılmış olan diyalog sürecinin sürdürülmesi ve daha başka alanlara genişletilmesi yönünde siyasi kararlılığa sahip olduğunu Yunan tarafına bildirmiştir. Yunanistan ile aramızda diyalog ve görüşmeler yoluyla aşılamayacak bir sorunun mevcut olmadığına yürekten inanıyoruz.

Kıbrıs konusu yeni bir hareketlenme içine girmiş görünmektedir. G-8 ülkelerinin Köln Zirvesi'nde yaptıkları Kıbrıs müzakerelerinin önkoşulsuz başlatılması çağrısı Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenmiş ve Konsey BM Genel Sekreteri'nden tarafları müzakerelere davet etmesini talep etmiştir.

Kıbrıs'taki iki taraf, Ada'da iki kesimli iki toplumlu bir federasyon kurulmasını uzun yıllar görüşmüşler, bir anlaşmaya varamamışlardır. Bunun temel nedenlerini; uluslararası camianın Kıbrıs Rum Yönetimi'ni haksızca Ada'daki yasal hükumet olarak kabul etmesi; Kıbrıs Rum tarafının federasyonu, Kıbrıs'taki iki eşit egemen halkın yetki paylaşımını hedef alan değil, Kıbrıs Türk halkına sadece azınlık hakları bırakacak, kendi egemenliğini Kuzey Kıbrıs'a da yaymasına imkan sağlayacak bir model olarak görmesi, bu emellerine uygun düşmeyen tüm önerileri geri çevirmesi oluşturmaktadır.

Kıbrıs Rum Yönetimi ile AB arasında başlatılan tam üyelik müzakereleri, iki kesimlilik, iki toplumluluk ilkelerini kalıcı olarak muhafaza edebilecek bir federasyonun tesisini de imkansız kılmıştır. Ancak bu durum dahi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni barışçı çözüm arayışlarından vazgeçirmemiş ve KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş Ada'daki iki devlet arasında bir konfederasyon kurulmasını önermiştir. Tarafımızdan da desteklenen bu öneri Kıbrıs sorununu çözüm yollarının önünü açabilecek, çözüm çabalarını gerçekçi bir zemine oturtacak bir öneridir. Kıbrıs Rum tarafının bu öneriyi reddetmiş olması gerçekçi ve kalıcı çözüm arayışlarının önündeki temel engeldir.

Bugün gelinen noktada, Sayın Denktaş gerçekten çözümü amaçlayan bir müzakere süreci için devletinin eşit ve egemen statüsünün tanınması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu konuda Kıbrıs Türk tarafına olan desteğimiz tamdır. Zira Kıbrıs'ta kalıcı bir uzlaşıya varılması, ancak Ada'daki gerçekler temelinde mümkün olacaktır. Kıbrıs'ta bugün iki ayrı halk ve iki ayrı devlet vardır. Bu gerçeği gözönünde tutmayan, KKTC'nin ve Türkiye'nin stratejik menfaatlerini dikkate almayan bir çözümün Ada'ya kalıcı barışı getirmesine imkan yoktur. Bunu tüm dünyaya bir kere daha ilan etmekte yarar görüyorum.

Öte yandan, Türkiye ile KKTC arasında başlatılan ve iki ülke arasındaki ilişkilerin her alanda geliştirilmesine yönelik süreç de olumlu aşamalara ulaşmıştır.

Tesis edilen Ortaklık Konseyi bu konuda çalışmalarını sürdürmektedir. İki ülke arasında hedeflenen ortak ekonomik alanın altyapısını oluşturan bir dizi anlaşma gerçekleştirilmiştir. Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti büyük bir şantiye görüntüsündedir. Otoyollar, limanlar genişletilmekte, altyapı yatırımları kesintisiz sürmektedir. Balonla su taşınmasından sonra KKTC'ye yönelik başka önemli projeler de gündemimizdedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti mevcut üniversiteleriyle uluslararası alanda bir bilim ve kültür merkezi olma durumuna gelmiştir. Bu alanda daha da ileriye gidilmesi yönündeki çabalara da her türlü desteği vermekteyiz.

Türkiye Kıbrıs Türk halkının en iyi koşullarda ve güvenlik içinde yaşaması için üzerine düşen görevleri eksiksiz olarak yerine getirmeye devam edecektir.

Değerli milletvekilleri,

21. Yüzyıl sona ererken insanlığın önünde duran en önemli fırsatlardan biri de Avrasya'nın yeniden tarih sahnesine çıkmasıdır. Türkiye bu gidişatı zamanında görebilmiş, kendisini değişen dünya şartlarına uyarlamakta isabetli adımlar atmıştır. Başlangıçtan itibaren Türkiye'nin Avrasya'da aradığı, demokrasinin, barışın, serbest pazar rasyonelinin ve hukukun üstünlüğünün kök salmasıdır. Esasen, dünyanın da Avrasya'da aradığı budur. İstanbul'daki 1992 KEİ Kuruluş Zirvesi'nden, Yalta'daki 1998 KEİ Şartı'nın imzalanmasına, Bakü'deki 1998 İpek Yolu Zirvesi'nden, Saraybosna'daki 1999 İstikrar Paktının imzalanmasına kadar uzanan tarihi süreç bundan sadece on yıl önce hayal dahi edilemeyecek bir büyük küresel işbirliği ve bütünleşme iradesinin hikayesidir. Bölünmüş Avrupa, transatlantik bağlarını da güçlendirerek yeniden bütünleşmekte; Asya ile ortak değerler zemininde yeniden buluşmakta; arkada bıraktığımız binyılın uzun bir döneminde hasım olmuş halklar, yeni bir binyıla doğru birlikte yürüme iradesine sahip olduklarını ortaya koymaktadırlar. Türkiye bu yürüyüşün başlangıcından itibaren dünyayla birlikte hareket ederek, Balkanlardan Çin Seddi'ne kadar uzanan geniş coğrafyada yeni bir ortaklık anlayışının doğmasında öncü rol oynamıştır. Bu vasfı, Türkiye'nin yeni binyıla taşıdığı en önemli avantajlarının başında gelmektedir. Türkiye 21. Yüzyıla Avrasya'daki yeni jeopolitik çoğulculuğu bu doğrultuda konsolide edecek siyasi açılımları gerçekleştirmiş olarak girmektedir. Avrasya'daki önceliklerimiz, bu coğrafyanın dünyayla bütünleşmesini mümkün kılacak fiziki ve ekonomik altyapıların inşası, ekonomik, ticari ve güvenlik işbirliğinin geliştirilmesi ve kültürel bağların yeniden kurulmasıdır.

Türk dünyasının yeniden birbiriyle kucaklaşması da yirminci yüzyılın en parlak hadiselerinden biridir. Binyıllar boyunca farklı kültür ve medeniyetlerin çevrelediği güç bir coğrafyada harsını, kimliğini ve kültürünü koruyabilmiş olan bu büyük varlığın önünde 21. Yüzyıla girerken önemli fırsatlar ve imkanlar mevcuttur. Türkiye'nin tek arzusu bu varlığın esenliği, huzuru ve refahıdır. Zira, geçtiğimiz bin yıl içinde ortak medeniyetimizin en parlak timsali olan Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının mirasçısı olan Türkiye, yeni bir binyıla girerken de kazanımları ve başarılarıyla bu büyük varlığın en güçlü istinatgahı, ümit kapısıdır.

Bu bilinçle, ortak kültür mirasımızın ortaya çıkarılmasına ve korunmasına katkıda bulunacak adımlar atarak, atayurdumuz ve Osmanlı coğrafyasındaki imparatorluk bakiyesi olarak cepler halinde birbirlerinden kopuk halde yaşayan soydaşlarımız arasında yeniden dostluk ve dayanışma köprüleri kurmaktayız. Orta Asya'nın bağrındaki Ahmet Yesevi Türbesi'nden, Macaristan'daki Gülbaba Türbesi'ne, Dobruca'daki Babadağ Camii'ne kadar yeniden ortaya çıkardığımız kültür abidelerimiz, binyıllara malolmuş değerlerimizin ve hoşgörü anlayışımızın nişaneleridir. Bu noktada, kardeş ülkelerden binlerce gence Türkiye'de eğitim imkanı sağlanmasının Avrasya'nın gelecekteki barış ve refahı açısından hayati önem taşıyan fevkalade parlak bir proje olduğunun altını çizmekte özellikle yarar görüyorum. Bu gençler ortak geleceğimizin mimarları olacaktır. Bu barış projesi mutlaka kararlılıkla sürdürülmelidir. Orta Asya'da devletimizin katkılarıyla kurulan Hoca Ahmed Yesevi ve Manas Üniversiteleri 21. Yüzyılda bu coğrafyada evrensel uygarlığa katkıda bulunan bir Türk Rönesansının gerçekleşmesinde anahtar rol oynayacaktır.

Avrasya politikamızın temel ekseninde kardeş cumhuriyetlerle eşit egemen devletler olarak kurduğumuz güçlü dayanışma ağı yer almaktadır. Türkçe Konuşan Ülkeler Zirveleri Türk dünyasının bağımsız ülkeleri arasında sekiz yıl gibi kısa bir sürede kurduğumuz bu dayanışma ve kardeşlik bağlarının daha da güçlendirilmesine katkıda bulunan bir işbirliği mekanizmasıdır. Ortak dilimiz ortak medeniyetimizin omurgasıdır. Bu bağlamda, Türk dünyasının ortak bir Türk Alfabesine sahip olması bu dünyanın bilim adamları tarafından öncelikle ele alınması gereken hususların başında gelmektedir. Ortak alfabe, ortak kaderimizin de bağlarını güçlendirecek fevkalade önemli bir araçtır. Böylelikle, 21. Yüzyıla girerken, bu köklü dil de doğduğu topraklar olan Avrasya coğrafyasında yepyeni bir solukla konuşulacak ve yazılacak; yepyeni bir ruhla hissedilecektir.

Bu bağlamda vurgulanması gereken bir husus da, Afganistan, Tacikistan ve Moğolistan ile ilişkilerimizin Orta Asya politikamız ile bir bütün olduğu gerçeğidir. Bölgenin jeopolitik denklemleri, bu ülkeleri diğer kardeş cumhuriyetlerden hiçbir şekilde ayrı tutmamamızı gerektirmektedir.

Türkiye'nin Avrasya'daki önceliklerinden biri de, araya giren uzun yılların bölgenin altyapılarında neden olduğu kopuklukların tamiri ve yeni altyapıların inşasıdır. Tarihi İpek Yolunun ihyası, uzaydaki Türk uyduları sayesinde yeni telekomünikasyon ağlarının kurulması, Varna'dan Durres'e uzanan Doğu-Batı Ulaşım Koridoru, Bakü-Ceyhan ve Hazar geçişli Doğu-Batı Enerji Koridoru, Kars-Tiflis Demiryolu gibi temel altyapı projeleri bölgenin dünyaya Türkiye üzerinden en ekonomik, güvenli ve kısa yoldan bütünleşmesine katkıda bulunmaktadır. Bu da Türkiye'ye yeni bir stratejik derinlik kazandıran somut bir gerçekliktir. Bölgenin altyapılarının tamamlanmasıyla Hazar, Karadeniz ve Akdeniz artık insanları ve kültürleri birbirlerinden ayıran değil, ortak refahı birbirlerine ulaştıran denizler haline gelmektedir. Türkiye'nin kendi limanlarını, havaalanlarını, otoyollarını, serbest bölgelerini süratle yenileyerek büyütmesiyle bu denizlerin etrafında oluşacak yeni ekonomik varlık Türkiye'nin üzerinden dünyaya dağılacaktır.

Türkiye, Baltık Denizi'nden Karadeniz, Doğu Akdeniz, Hazar Havzası ve Orta Asya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafi alanın rekabet gücü en yüksek, en dinamik ve en büyük ekonomisidir. Bu itibarla küresel düzeydeki ekonomik liberalizasyondan sadece yarar sağlamaktadır. Bu bilinçle Baltık Denizi'nden Karadeniz ve Akdeniz'e kadar uzanan geniş bir bölgede ikili serbest ticaret anlaşmaları akdetmek suretiyle büyük bir serbest ticaret alanı yaratılmasına öncülük etmekteyiz. Türk sanayiinin perspektiflerini genişleten bu atılımlarımız sürdürülmelidir. Serbest ticaretin savunulması dış politikamız açısından da yeni eylem alanları yaratmaktadır. Öte yandan Türkiye, dünyada dolaşan sermaye stokundan daha fazla pay almak mecburiyetindedir. Bu bağlamda, küresel yatırımcılar için gerekli hukuki güvenceleri uluslararası standartlara uygun olarak sağlamaya yönelik reformları gerçekleştirmekte olan yüce heyetinize teşekkür ediyorum. Esasen, gerek ekonomik gerek siyasi manada küresel bir aktör olmaya başlayan Türkiye geniş bir coğrafyada bu standartları kendi yatırımcıları için başkalarından talep etmektedir. Tüm bu hususlar bölgesel bir güç haline gelmiş olan Türkiye'nin dış politikasını zenginleştiren ekonomi diplomasisini uygulamada etkili araçlarıdır.

Öte yandan, Türk işadamları 55 ülkede yatırım yapar hale gelmişlerdir. Yurtdışındaki işadamlarımızın dış politikamız bakımından etkili bir işlev kazandıkları aşikardır. Ancak, işadamlarımızın yatırımlarının korunması ve onlara yeni yatırım alanları açılması da dış politikamızda yeni sorumluluklar olarak ortaya çıkmıştır. Türk girişimcisinin yurtdışında yatırım yaparken birtakım hukuki ve ekonomik güvencelere ihtiyacı bulunmaktadır. Hukuki alandaki ihtiyaçlar ikili anlaşmalar yoluyla halledilmektedir. Yatırımların teşviki ve korunması, çifte vergilendirmenin önlenmesi, serbest ticaret ve ulaşım anlaşmaları gibi bir dizi anlaşma marifetiyle dışarıdaki yatırımcılarımızın hakları, hukuki güvencelere kavuşturulmaktadır. Ayrıca, bu işadamlarımızın diğer batılı ülkelerin işadamlarının sahip olduğu gibi etkili bir sigorta güvencesine ihtiyaçları vardır. Bu konuyla ilgili gerekli düzenlemelerin de gerçekleştirilmesi önem taşımaktadır. Bu adımlar bu geniş coğrafyada hem gelişen Türk sanayiine yeni pazarlar sağlayacak, hem de ortak refahın artmasında rol oynayarak, Avrasya'da barış ve istikrara katkıda bulunacaktır.

Türkiye Soğuk Savaş sonrasında bölgesel işbirliği girişimlerine öncülük ederek de çevresindeki çalkantılı coğrafyada barış ve istikrara katkıda bulunmaktadır. KEİ, ECO, D-8 gibi öncülüğünü yaptığımız ekonomik işbirliği girişimleri, Bering Boğazı'ndan Atlantik'e kadar uzanan üç kıtayı ve 24 ülkeyi kapsayan bir coğrafyada yepyeni işbirliği ve ortak eylem alanlarının tesisinde kilit rol oynamaktadır. Başka hiçbir ülke bu genişlikte ve farklılıktaki ekonomik işbirliği hareketlerinde aynı anda yer almamaktadır.

Türkiye'nin birçok ülkeyle imzaladığı askeri eğitim ve savunma işbirliği anlaşmaları ile başta terör olmak üzere, sınıraşan belalara karşı işbirliği anlaşmaları uluslararası güvenliğin pekişmesine katkıda bulunan adımlardır. Teröre karşı verilen başarılı mücadelede bu uluslararası işbirliğinin küçümsenmeyecek payı bulunmaktadır. Köktendinci ve bölücü terörün Avrasya'da istikrar ve barışa yönelttiği tehdit karşısında uluslararası işbirliği ve dayanışmanın önemi çok daha belirgin hale gelmiştir.

Kafkasya, bu büyük coğrafyanın en hassas bölgesidir. Tarih 20. Yüzyıl biterken Kafkasya'da yaşayan halkların önüne altın bir fırsat çıkarmıştır. Tarih boyunca bir kavimler kapısı olan Kafkasya yeniden tarih sahnesine çıkan İpek Yolu üzerinde bir barış ve refah havzası olma şansını yakalamıştır. Kafkasya aynı zamanda Avrupa'nın Asya'yla buluştuğu eşiktir. Kafkasya Türkiye'nin Avrasya vizyonunda stratejik öneme sahiptir. Bir Kafkasya ülkesi olarak, bu bölgede kalıcı barış ve istikrarın sağlanması Türkiye'nin temel önceliğidir. Ancak, Azerbaycan topraklarının yüzde 20'si işgal altında kalmaya devam ettiği ve milyonlarca Azeri kardeşimiz kaçkın durumda yaşamaya mecbur kaldığı müddetçe bu coğrafyada kalıcı ve adil barıştan söz edilemeyecektir. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki ihtilafın uluslararası meşruiyet zemininde adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulması artan refah ve işbirliği imkanlarından bölgede yaşayan bütün halkların pay sahibi olmasının yolunu açacaktır. Bu da ancak tarihten husumet yerine işbirliği çıkarmayı başarmakla mümkün olabilir. Daha önce de tekrarladığım gibi, tarih bu bilgeliği gösterebilen ve cesur adımlar atabilen liderleri altın sayfalarında kaydedecektir. Bu bağlamda, Azerbaycan ve Ermenistan cumhurbaşkanlarının doğrudan yürüttükleri görüşmelerin doğru yönde atılmış bir adım olduğunu vurgulamakta yarar görüyorum.

Azerbaycan Türkiye için özel bir öneme sahiptir. Türk halkı 1.5 milyon Azeri kaçkının acısını yüreğinde hissetmektedir.

Türkiye, Azerbaycan'ın demokrasisini güçlendirme ve reform sürecine katkıda bulunmaya ve bu ülkenin kalkınma çabalarına verdiği desteği sürdürmeye kararlıdır.

Gürcistan, Türkiye'nin en yakın dostlarının başında gelmektedir. Gürcistan'da yaşanan sorunların bu ülkenin toprak bütünlüğü içinde çözümüne büyük önem atfediyoruz. Gürcistan'a yönelik özel ilgimizin devamı ve vaadlerimizin yerine getirilmesi Kafkasya politikamız bakımından önem taşımaktadır.

Azerbaycan ve Gürcistan ile yakın işbirliğimiz Avrasya Enerji kaynaklarının en güvenli, ekonomik ve kısa yoldan dünya pazarlarına ulaştırılması açısından belirleyici rol oynamaktadır. Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı Projesi ile Hazar geçişli Doğalgaz Boru Hattı Projesinin en kısa zamanda gerçekleştirilmesi Türkiye'nin temel önceliğidir. Bu projeler gerçekleştiğinde, Avrasya'da ortaya çıkan yeni enerji coğrafyası Türkiye üzerinden dünyayla bütünleşecektir. Bu projelere ABD, Azerbaycan, Gürcistan, Türkmenistan ve Kazakistan'ın başından beri verdikleri kuvvetli destek her türlü takdire şayandır. Bu konuda ABD ve ilgili ülkelerle ortak amacımız doğrultusunda birlikte çalışmaya devam etmekteyiz. İlgili ülkeler için birer prestij projesi haline gelen bu projeler dünyanın önüne Avrasya'da 21. Yüzyılın en önemli işbirliği fırsatlarını sunmaktadır. Bu fırsatları layıkıyla değerlendirdiğimiz takdirde, Avrasya'nın yüzyıllardır uyuyan toprakları uyanacak, bölge halkları çağa ortak hale gelerek, güven içinde ve kendi ayakları üzerinde yeni bir yüzyıla girebilme imkanına kavuşacaklardır.

Sovyetler Birliği'nin 1990'da kendiliğinden dağılması ve içinden dünyayla her alanda bütünleşmeyi arzulayan bir Rusya'nın çıkmış olması 20. Yüzyılın dönüm noktalarından biridir. 20. Yüzyıl bir anlamda bu olayla kapanmış ve yeni bir çağ başlamıştır. Rusya içinden geçmekte olduğu çalkantıların ciddiyetine rağmen Avrupa'nın ve Avrasya'nın geleceğini etkileyecek bir dünya devletidir. Rusya önümüzdeki parlamento ve başkanlık seçimlerinde ciddi bir sınavdan geçecektir. Demokrasinin bu ülkenin bin yıllık tarihinde sadece 8 yıllık bir geçmişe sahip olduğu gözönünde bulundurulduğunda, Rusya'nın bugünkü zorluklarının boyutu daha rahat anlaşılabilir. Türkiye, Rusya'nın bu sınavı başarıyla vererek demokratikleşmeyi güçlendirmesini arzu etmektedir. Zira Türkiye ile Rusya, aralarındaki 500 küsur yıllık tarihin engin tecrübesiyle bulundukları coğrafyada birlikte yaşamayı öğrenebilmiş iki dost ve komşu ülkedir. Türkiye, terörizmden büyük sıkıntılar çekmiş bir ülke olarak Rusya'da geçtiğimiz ay masum insanlara yönelik olarak meydana gelen terör olaylarının acısını yürekten paylaşmaktadır. Türkiye, Rusya'nın reformlarını gerçekleştirme, demokrasisini güçlendirme ve dünyayla bütünleşme çabalarına başından itibaren her alanda destek olmuştur. İkili ekonomik ve ticari ilişkilerimizin geldiği seviye ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği gibi işbirliği mekanizmalarındaki ortaklığımız Rusya ile birlikte çalışma ve yaşama irademizin en önemli göstergeleridir. Avrasya'nın barış, istikrar ve refahı doğrultusunda birlikte çalışmayı önümüzdeki yüzyılda da sürdüreceğimiz Rusya'da demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, açık rejimin ve serbest piyasa ekonomisinin gelişmesine büyük önem atfediyoruz. Rusya'nın Kuzey Kafkasya'daki gelişmeler dahil tüm sorunlarını bu zeminde, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygı çerçevesinde aşacağına inanıyoruz. Demokrasiler topluluğuna mensup ülkelerin Rusya'nın içinde bulunduğu çok boyutlu krizi aşmasına katkıda bulunmaları, NATO ile Rusya arasında 26 Mayıs 1997'de Paris'te aktedilen Kurucu Senet'te vazedilen bütünleşmiş, demokratik, müreffeh ve barış içinde Avrupa hedefine ulaşılabilmesi açısından da büyük önem taşımaktadır.

ABD'yle stratejik ortaklığımızı daha da güçlendirmeyi amaçlıyoruz. Demokrasiler coğrafyasının kader birliği içindeki birer üyesi olan Türkiye ve ABD arasındaki ortak çıkar ve eylem alanları Soğuk Savaş sonrasında daha da genişlemiştir. Dostumuz ve müttefikimiz ABD ile, Orta Asya ve Kafkasya'dan Batı Avrupa'ya, Balkanlar'dan Ortadoğu'ya, Hazar'dan Karadeniz ve Akdeniz havzalarına kadar uzanan geniş bir coğrafyanın barış, istikrar ve refahı için birlikte çalışmaya devam edeceğiz. İlişkilerimizin çok yönlü ve çok boyutlu niteliği, ekonomik alandaki işbirliğimizin gelişmesiyle daha da zenginleşmektedir. Küresel ekonominin yeniden yapılandırılması; paylaşılan değerlerin Avrasya'nın yeni siyasi coğrafyasına taşınması; demokrasi ve serbest pazar ekonomisinin buralarda kök salması; uluslararası barış ve güvenliğe tehdit teşkil eden, terörizm başta olmak üzere sınıraşan belalara karşı işbirliği gibi tüm insanlığı ilgilendiren hayati konularda ABD ile ortaklığımızı karşılıklı yarar zemininde geliştiriyoruz. NATO Zirvesi vesilesiyle Vaşington'da ABD Başkanı Clinton ile yaptığım görüşme, Başbakan Sayın Ecevit'in ABD'ye yapmakta olduğu ziyaret, ABD Başkanı Clinton'ın önce ikili devlet ziyareti ve bilahare AGİT Zirvesi münasebetiyle önümüzdeki ay Türkiye'ye gelecek olması ABD ile işbirliğimizin daha ileriye götürülmesi bakımından önemli dönüm noktalarıdır.

Türkiye'nin ekonomik dinamiği artık girişimcilerinin dünyanın 135 ülkesine mal satmasını ve beş kıtada 30 milyar dolara yaklaşan doğrudan yatırım yapmasını mümkün kılmaktadır. Küresel ekonominin hızlı dönüşümü, finans ve emtia piyasalarının entegrasyonu, serbest ticaretin yaygınlaşması, elektronik iş ortamının dünya ticaretinden her geçen gün daha fazla pay alması Türkiye'nin küresel boyutta yeni siyasi ve ekonomik açılımlarda bulunmasını gerektirmektedir. Dünyanın 135 ülkesine mal satan, müteşebbisleri 55 ülkede yatırım yapan bir Türkiye'nin dünyanın kendisine uzak coğrafyalardaki gelişmelere bigane kalması mümkün değildir. Türk dış politikasının son yıllarda Güneydoğu Asya'ya, Afrika'ya ve Latin Amerika'ya yaptığı açılımlar, gelişen Türk sanayiine yeni pazarlar bulma ve Türkiye'nin küresel bir ekonomik aktör haline dönüşerek dünya ticaretindeki payını arttırma hedeflerine yöneliktir. Bu bağlamda, yeni pazarların, Türkiye'nin küresel stratejik penceresindeki önemi giderek daha da artacaktır.

21. Yüzyıla girerken uluslararası güvenlik ve istikrar açısından iyimserliğimizi teşvik eden en önemli gelişmelerden biri de Ortadoğu'da kalıcı barışın kurulması için altın bir fırsatın ortaya çıkmış olmasıdır. Bu iyimserlik Ortadoğu Barış Süreci'nin son yıllarda bir tıkanıklık içine girmiş olmasından olumsuz yönde etkileniyordu. Ancak, İsrail'de yapılan seçimlerden sonra barış sürecinin canlanması doğrultusunda yeniden iyimserlik rüzgarları esmeye başlamıştır. Geçtiğimiz Temmuz ayı içinde Filistin, İsrail, Ürdün ve Mısır'a gerçekleştirdiğim ziyaretlerde, gerek bölge kamuoyunda gerek dünya kamuoyunda barışın gerçekleştirilebileceği konusunda yeniden yüksek beklentiler oluştuğunu belirttim. Bu olumlu havanın yarattığı fırsatın heba edilmemesi gerektiğini vurguladım. Sürecin Suriye ve Lübnan dahil tüm kanallarında ilerleme kaydedilmesini yürekten desteklediğimizi, ancak Filistin kanalının meselenin özü olduğunun unutulmaması gerektiğini muhataplarıma izah ettim. Kısa bir süre önce Sharm El Sheikh'de imzalanan WYE-2 Anlaşması, tıkanan barış sürecinin yeniden rayına girdiğini göstermiş ve tarafların aralarındaki bütün anlaşmalara riayet etmeleri yönünde tarihi bir adım olmuştur. Filistin Devlet Başkanı, aziz kardeşim Arafat ile İsrail Başbakanı Sayın Barak'ın bu anlaşmanın imzalanmasında sergiledikleri uzak görüşlü devlet adamlığı 21. Yüzyılın bölge için bir barış yüzyılı olması yönünde umut verici bir gelişmedir. Mısır Devlet Başkanı, aziz kardeşim Mübarek'in bu alanda oynadığı rolü takdirle karşılıyoruz. Türkiye'nin başta Filistin ve İsrail ile olan ilişkileri aynı zamanda Ortadoğu Barış Süreci'ne olumlu katkılarda bulunmaktadır. Türkiye'nin en büyük arzusu, Ortadoğu'da farklı dinlerden, dillerden, ırklardan, milletlerden gelen insanların barış ve demokrasi içinde birarada yaşamalarını mümkün kılacak bir ortamın oluşumuna katkıda bulunabilmektir. Tarih yeniden yaşanamaz. Ancak, ortak geleceğimizi birlikte inşa etmek bizim elimizdedir. Ortadoğu'daki liderlerin tarihten husumet yerine işbirliği mesajı çıkarmayı başaracaklarına inanıyorum.

Türkiye, tarihi ve kültürel bağlarla bağlı bulunduğu Arap dünyası ile ilişkilerine büyük önem atfetmektedir. Bu bağlamda, kardeş Arap ülkeleriyle ikili ilişkilerimizin geliştirilmesi için özel bir çaba sarfedilmektedir.

Dost ve kardeş Mısır'la ilişkilerimiz her alanda süratle gelişmektedir. Türkiye ve Mısır arasındaki güçlü ortaklık ilişkileri bölge barış ve istikrarı açısından belirleyici önemdedir. Aziz kardeşim, Cumhurbaşkanı Mübarek ile birlikte işbirliğimizin daha da ileriye götürülmesi doğrultusunda birlikte gayret sarfediyoruz. Cumhurbaşkanı Mübarek ile aramızdaki düzenli istişare mekanizması her iki ülkenin karşılıklı yararına hizmet eden etkili bir araçtır. Mısır'la ekonomi, kültür, enerji alanlarında somut işbirliği projeleri üzerinde çalışmaya devam edeceğiz.

Kardeş Filistin ve Ürdün'le de esasen mükemmel düzeyde olan işbirliğimizi daha da güçlendirmeye kararlıyız. Körfez ülkeleriyle de ilişkilerimizi geliştirmeye önem atfediyoruz. Magrib ülkeleriyle ilişkilerimiz de her alanda gelişmektedir. Bu ülkelerle ekonomik ve ticari işbirliğimiz hızla ilerlemektedir.

Komşumuz Suriye'yle ilişkilerimiz bu ülkenin 20 Ekim 1998 tarihli Adana Mutabakatı'yla üstlendiği taahhütleri yerine getirmesine bağlı olarak geliştirilecektir. Geçen hafta bu amaçla iki ülke dışişleri bakanları New York'ta biraraya gelmiştir. Suriye'nin tutumunda 9 Ekim 1998 tarihinde terörist Öcalan'ı ülkesinden çıkarmakla ve bilahare Adana Mutabakatı'nı imzalamakla başlamış olan olumlu yöndeki değişimin kalıcı bir politika değişikliği olduğunu ümit ediyorum. İyi komşuluk sorumluluğunun gereklerine uyulmasının, iki ülke arasında verimli bir işbirliğinin gelişmesini sağlayacağına inanıyorum.

İsrail'le ilişkilerimiz ortak çıkar ve karşılıklı yarar zemininde gelişmektedir. İsrail'le işbirliğimizin gelişmesinin bölgenin ortak refahına ve istikrarına katkı sağladığını kardeş Arap ülkeleri de kabul etmektedir. Ülkelerimizin ve bölgemizin yararı doğrultusunda İsrail'le işbirliğimizi derinleştirmeye devam edeceğiz.

Irak'ın uluslararası toplum ile arasındaki sorunları hala çözüme kavuşturamamış olması Türkiye için kaygı oluşturmaya devam etmektedir. Kuzey Irak'taki otorite boşluğunun yarattığı güvenlik sorunundan rahatsızlık duyuyoruz. Bu bağlamda, gerekli güvenlik tedbirlerini uygulamaya devam edeceğimizi, bunun ülkemizin yüksek güvenlik çıkarlarıyla ilgili bir konu olduğunu bir kere daha dünyaya ilan etmek istiyorum. Öte yandan, Irak'ın birliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi gerektiği hususundaki hassasiyetimizi de kararlılıkla ortaya koymaya devam edeceğiz.

Büyük bir medeniyetin mirasçısı olan İran, yüzyıllardır aramızdaki ortak sınırı barış içinde muhafaza ettiğimiz, dostluğuna önem verdiğimiz ve işbirliğimizi geliştirmeyi arzuladığımız bir komşumuzdur. İran ile ilişkilerimizde ortaya çıkabilecek sorunları karşılıklı diyalog içinde çözüme kavuşturmak temel önceliğimizdir. Esasen, bu amaçla oluşturulmuş gerekli mekanizmalar da mevcuttur. Bu mekanizmaların işletilmesinde aksaklıklar bulunuyorsa, bunlar karşılıklı olarak giderilmelidir. Özellikle, güvenlik işbirliği mekanizmasının amacına uygun biçimde çalıştırılmasında her iki ülkenin de büyük çıkarı vardır. Bu hususa bir kere