|
GLOBALLEŞME SÜRECİNDEKİ FİNANSAL KRİZLERİN ÜLKE
EKONOMİLERİNDE YARATTIĞI ETKİLER
ABSTRACT
International
economic system displays a rapid changing process in which new trends
occurred. The remarkable development in this process is globalization.
In the recent
years economic globalization has mostly been observed in financial markets.
The globalization process entails some positive and negative impacts on Turkey economy.
In this study we tried to
examine the current statue of Turkey economy. İn addition, we reviewed the
advantages and disadvantages brought by economic crises for developing
countries, in the light of recent developments in Turkey economy.
ÖZET
Uluslararası
ekonomik sistem hızlı bir değişim süreci geçirmiştir. Bu süreçte yeni
eğilimler ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında en belirgin olan globalleşmedir.
Son yıllarda yaşanan ekonomik globalleşme olgusu daha çok finans
piyasalarında görülmektedir. Söz konusu globalleşme süreci Türkiye ekonomisi
açısından olumlu ve olumsuz etkileri beraberinde getirmektedir.
Bu çalışmada
dünya ekonomisinde meydana gelen yeni gelişmeler çerçevesinde Türkiye gibi
gelişmekte olan ülkelerin durumu incelenerek ve ekonomik krizlerin
gelişmekte olan ülkelere sağlayacağı avantaj ve dezavantajları ortaya
konulacaktır.
1. GİRİŞ
1980’li
yıllardan itibaren gelişme belirtileri gösteren küreselleşme olgusu bir dizi
değişme ve dönüşme ile birlikte gerçekleşmiştir. Gerek Sovyetler Birliğinin
dağılması ile soğuk savaşın bitmesi, gerek teknolojik ilerleme ile haberleşme
ve bilgi işlem teknolojisinin hızlanması ve büyük oranda ucuzlaması ve
gerekse artan sermaye birikiminin zorladığı dışa açılmanın meydana getirdiği
talepler ve düzenlemeler küreselleşme olgusuna hız kazandırmışlardır.
Günümüzde,
ekonomide faaliyet hacminin devamlı olarak belli bir seviyeyi koruyarak
sürekli gelişmediğini, aksine ekonomik krizlerin oluştuğunu ortaya
koymaktadır. Buna bağlı olarak temel makro büyüklüklerinde, milli gelir,
istihdam, sınai ve zirai üretim, yatırım gibi fiziksel ve değer olarak iniş
ve çıkışlar gösterdiğini ortaya koymaktadır Buna göre, ekonomik krizler,
iktisadi faaliyet hacminde, zaman içinde tekrarlayan iniş ve çıkışlara kriz
olarak ortaya çıkmaktadır.
Buna bağlı
olarak finansal kriz, tüketim, üretim, para ve benzeri ekonomik
alışkanlıkların, içsel veya dışsal etkileşim nedeni ile değişmesinden
kaynaklanan durumdur. Ekonomik krizler, sanayi devrimiyle birlikte, batı
ülkelerinde, ortalama her sekiz ile on yılda bir ekonomik dalgalanma ile
meydana gelmiş, refahı, zenginlik ve israf dönemlerini, işsizlik, yoksulluk
ve sefalet dönemlerinin izlediği görülmüştür. Özellikle 1980’lı
yıllardan itibaren gelişmekte olan ülkeler de yaşanan finansal krizler ve bu
krizlerin yaratmış olduğu sorunlar mali-finansal piyasa olgusunun yeniden
gözden geçirilmesini gerekli kılmıştır. Global finansal kargaşada,
uluslararası finansal yapı kolaylıkla bozulabilmekte, dolayısıyla finansal
yapının temel prensiplerinde yeniden şekillenmelere gerek duyulmaktadır.
Günümüzdeki
finansal krizlerin temelindeki neden politik-ekonomik istikrarsızlıklar
yatmaktadır. Bununla birlikte Ekonomik büyüme, döviz kuru, istihdam ve fiyat
düzeyindeki gelişmeler arasındaki dengesizlikler günümüz finansal krizlerin
oluşum biçimleridir.
Global sistem
ortaya çıkan finansal krizler ülke ekonomileri üzerinde büyük etkiler
yaratmaktadır. Uluslararası ekonomik ilişkiler nedeniyle bir ekonomiden
diğerine sıçrayabilme özellikleri olması, finansal krizlerin ele alınması
gereken bir konu haline gelmiştir (Paasche, 2001, s.624).
2. GLOBELLEŞME KAVRAMI
Dünya
ekonomisi özellikle içinde yaşadığımız son çeyrek yüzyıl içerisinde hızla
globalleşme sürecine girmiştir. Gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler
arasında işbirliği ve işbölümü olanakları gelişmiştir. Bunun sonucunda bilgi
ve teknolojik alanlarında büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Bilgi
teknolojisinin gelişmesi ülkeler arasında işbirliğini ve işbölümünü arttırmıştır.
Yani işbölümü ve işbirliği bir araç değil sonuçtur. (Erkan, 1992, s.1-3).
1980’li
yıllardan itibaren insanlık, tarihinin kritik dönemlerinden birisini yaşamaya
başlamıştır. Bu yeni dönemi iki önemli olay karakterize etmektedir. Bunlardan
birisi 1900’lü yılların bitmesi ile 2000’li yıllara yaklaşmamız;
ikincisi ise soğuk savaşın sona ermesi ile iki kutuplu dünyamızın
ABD’nin başını çektiği tek kutuplu dünya haline gelmesidir. Bu dönem
farklı düşünürlerce yeni dünya düzeni, büyük dönüm noktası, tarihin sonu,
bilgi çağı, küreselleşme gibi kavramlarla da
isimlendirilmektedir(Turan,1994:1).
Global
kelimesi, bütün dünyayı kapsayan anlamına gelmektedir. Global kelimesinden
hareket edilerek bugün toplum hayatının her alanında yeni kavramlar
üretilmektedir; global pazar, global şirket, global ürün, global yönetici, global
kültür, global siyaset, global işgücü, global sermaye bunlardan
bazılarıdır(Turan,1994:2).
Globalleşme,
ülkeler arasındaki iktisadi, sosyal ve siyasal ilişkilerin gelişmesi, farklı
toplum ve kültürlerin inanç ve beklentilerinin daha iyi tanınması,
uluslararası ilişkilerinin daha sıklaştırılması gibi birbiriyle bağlantılı
konuları içeren bir kavramdır. Globalleşme çağı olarak adlandırılan
yaşadığımız dönemde hemen her alanda çarpıcı değişiklikler meydana gelmekte
ve karmaşık bir çevre içinde yaşama zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Günümüzde daha çok insanlar birbiriyle eski dönemlere oranla daha fazla
ilişki içindedir (Rowe /Dehejia,1998, s.501-511).
Globalleşme
kelimesi; genişleyen uluslararası ticaret, sınırları aşan finansal kaynak
aktarımı yaratan, artan dış yatırımlar, büyüyen çok uluslu işletmeler ve
ortak girişimler anlamına gelmektedir. Global iletişim endüstrisinin çok
uluslu yatırımların, global finans pazarlarının tek tip üretim ve tüketim
kalıplarının etkileriyle, var olan bütün coğrafi ve siyasi engeller
zorlanarak, sosyal ve kültürel yapıların ahenkleştirilmesi ve böylece değişik
insanların değişik hayat biçimlerini giderek daha benzer bir yapı kazanması
olarak tanımlanabilir (Oman, 1994, s.27).
Globalleşme,
sosyal ve kültürel düzenlemeler üzerinde coğrafi engellerin kaldırıldığı ve
iktisadi anlamda insanların kayıp ve kazançlarındaki farklılaşmanın şiddetini
arttığı bir süreç olarak kabul edilmektedir (Kök, 2001, s.1191).
Globalleşme
sonucunda meydana gelen gelişmeler, uluslararası bir nitelik haline gelen
finansal krizleri doğurmuştur. Finansal krizler zamanla sosyal, siyasi tüm
alanlarda kendini hissettirmekte ve bu alanlardaki tüm faaliyetlerde
belirleyici rol oynamaktadır (Water,1995, s.111).
Bir çok
araştırmacıya göre temel anlamda globalleşme, kökenleri 1960'larda ortaya
çıkan dönüşüm ve hızlı değişimlere dayalı, politik sonuçları beraberinde
getiren ekonomik bir süreçtir. Globalleşme, uluslararası işletmelerin uluslararası
yatırım stratejilerinde, özellikle üretimin yerel olmaktan çıkarılıp farklı
bölgelerde gerçekleştirilmesini içeren yeniden konum belirleme çabası zorunlu
hale getirmektedir. 1970'lerdeki iktisadi krizler sonucunda uluslararası
şirketler ulusal üretim hatalarını artık uluslararası hale getirmek zorunda
kalmışlardır. 1980’li yıllardan sonra globalleşme kavramı bütün dünyada
yoğun bir biçimde ele alınsa da olayın meydana gelişi çok daha eskilere
dayanmaktadır (Water, 1995, s.45).
Globalleşen
dünyanın anlaşılması bir çok açıdan oldukça karmaşıktır. Globalleşme,
bünyesinde farklı boyularda bir çok konuyu barındıran karmaşık bir sosyal,
ekonomik ve politik içeriğe sahiptir.Global ekonomik bütünleşme süreci
politik ve sosyal dağılmayı hızlandırmaktadır.
Globalleşme
bir anlamda, milli ekonomik, politik, kültürel yapının bir dizi ulusötesi
gelişme ile koalisyonudur ve bir ideloloji olarak da her ülkenin bir diğerini
etkilemesini sağlamaktadır(Mittelman,1997:3). Bu etkileşimin finansal
karakterli işlem ve davranışlara da yansıması avantaj ve dezavantajları
beraberinde getirmektedir.
Günümüzde
devletler ekonomik açıdan hızla birbirlerine bağımlı bir hale gelmektedirler.
Globalleşme olarak adlandırılan bu gelişme bütününde olumlu bir durum olarak
değerlendirilmektedir. Ekonomik globalleşme kavramı yeni bir kavram
olmamasına rağmen iletişimin hızla gelişmesi, uluslararası taşımacılığın
ucuz ve kaliteli olması ve çok uluslu şirketlerin faaliyetlerinin
yoğunlaşması sonucu etkinlik kazanmıştır. Uluslararası ticaret konusunda ve
sermayenin dolaşımında engellerin kalkması, uluslararası işbirliğin dünya
çapında kaynak kullanımının artması sonucu bir yandan ülkelerin uluslararası
ticarete katılımı hızla artarken diğer yandan sınır ötesi finans
piyasalarında yatırımlar yoğunlaşmıştır (Liemt, 1992, s.453).
Globalleşme
yirminci yüzyıla damgasını vuran bir süreç olmaktadır. Globalleşme olgusu
finans piyasalarda da etkisini göstermektedir. Sermaye, ülkeler arasında
rahatça dolaşabilmekte, özellikle yüksek getiri potansiyeli olan piyasalara
yoğun sermaye girişleri olmaktadır. Bu durum Türkiye gibi gelişmekte olan
ülkelerin gelişmişlik düzeyini yakalamalarına yardımcı olmaktadır (Tulay /
Erdönmez, 1999, s.3).
Tarihsel
süreç incelendiğinde ekonomik olayların hep aynı düzeyde kalmadığı, her
ekonomik gelişme ve refah döneminin, bir ekonomik gerileme ve çöküntüyle
birlikte oluştuğu görülmektedir. Ekonomik faaliyetlerde ortaya çıkan bu tür
değişmeler ekonomide dalgalanmaların oluşmasına neden olmaktadır (Karabıçak,
2000, s.50).
Günümüzde
globalleşmenin en yoğun olarak görüldüğü alan sermaye ve finans
piyasalarıdır. Globalleşme ile birlikte uluslararası finans piyasalarını
ayıran sınırların kalkması ve uluslararası sermaye akımlarının ileri
boyutlara ulaşmasına neden olmuştur (Masca, 2000, s.159).
Günümüzde
mal, hizmet ve finansal piyasalardaki gelişmeler, ülkelerin dünyayı global
bir pazar olarak görmelerini zorunlu kılmıştır. Bu global sürecini iyi
değerlendiren ülkeler ekonomik ve sosyal bakımından hayat standartlarını
arttırma şansına kavuşabilmektedirler. Teknolojideki hızlı değişim, bilginin
daha akışkan duruma gelmesi ve sermayenin üretkenliğini arttırma çabası
dünyadaki globalleşmenin maddi temellerini oluşturmaktadır. Bu gelişmeler
ülkeleri ekonomik, sosyal, kültürel bakımından bir takım fırsatlar sunarken
aynı zamanda beraberinde bir takım olumsuzluklar meydana getirmektedir. Bu
olumsuzlukların başında finansal piyasalardaki belirsizliklerin artması ile
birlikte ülkelerarası ve ülke içi gelir dağılımının daha da kötüleşmesi
gelmektedir (Erçel, 1999, s.15).
1980’li
yıllarda ve 90’lerin başında, finansal ve reel sektörlerin üzerinde
müdahaleci politikalar uygulayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler,
ekonomik krizlerin ve dar boğazların derinleşmeye başlaması ile çıkış yoları
ve alternatif stratejiler aramaya başlanması sonucunda iletişim
teknolojisindeki gelişmelerin etkisiyle finansal piyasaların birbiriyle
entegrasyonu hız kazanmış, sermaye hareketlerinin mobilitesi ve hacmi büyük
boyutlara ulaşmıştır. (Serin, 1998, s.685).
3.FİNANSAL GLOBALLEŞMENİN GELİŞİM SÜRECİ
İlkel
toplumlardan bilgi toplumlarına kadar uzanan tarihsel gelişim sürecinde
hangi toplumsal gelişim seviyesinde olursa olsun ihtiyaçların giderilmesine
yönelik üretim faaliyetleri olmuştur. İnsanların ihtiyaçları çeşitli
sebeplerden kaynaklanmakla birlikte toplumsal yaşantının oluşturduğu koşullar
ve gelişim düzeyi üretim faaliyetleri çerçevesinde şekillenmiştir
(Woitek,1998, s.33).
Kriz kavramı
insanlara ve ülkeler açısından yeni bir kavram olmamakla beraber
uluslararası sermayenin globalleşmesinin hız kazandığı 1980’lerden
itibaren sık sık telaffuz edilmeye başlanmıştır. Buna bağlı olarak ekonomik
ve finans yapıdaki dönüşümler, kaynak yetersizliği ve piyasa ekonomisi
kültürünün tam yerleşmiş olmaması devleti meydana gelecek finans krizlere
karşı çok önemli bir hale getirmektedir (Altay, 2001, s.15).
1980’lı yıllardan
itibaren Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, meydana gelen ekonomik
krizler ve bu krizlerin yaratmış olduğu sorunlar globalleşme olgusunun
yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. 1980’li yıllarda
uluslararası piyasada meydana gelen finansal globalleşme olgusu, ulusal
finans piyasalarını birbirinden ayıran, sınırların ortadan kalkması, finans
piyasalarının çeşitli kontrol ve sınırlamalardan arındırılarak uluslararası
rekabete açılması, piyasaların konvertibiliteye sahip olmaları, kurların
dalgalanmaya bırakılması, uluslararası sermaye akımlarının artması ve yatırım
fonları ile yatırım ortaklıkları gibi yeni kurumsal yatırımların finans
piyasalarındaki rolleri beraberinde getirmiştir (Bruno /Easterly,1998,
s.3-26).
Global
finansal sürecinde, uluslararası finansal yapı kolaylıkla bozulabilmekte;
bunun sonucunda finansal yapının tekrar yapılanmasına gerek duyulmaktadır.
Globalleşme sürecinin temel ayağı finansal alanda oluşan kültürel yapının kabul edilmesine ve uygulanmasına bağlıdır. Bu gelişmelere uyum sağlanmaması durumunda
sistematik krizler ortaya çıkarmaktadır.
Globalleşme
olgusu daha çok ekonomi, ticaret ve finans alanlarında görülmektedir.
Üretimin globalleşmesi yanında, finansman alanında global ilişkilerin
ortaya çıkışı ve gelişmesi, finansal sermayenin uluslararası alanlarda
herhangi bir engelle karşılamaksızın dolaşabilmesini mümkün kılmıştır (Duman,
2000, s.28).
1980’lerde
yaşanan borç krizi ile önemli ölçüde daralan dış finansman olanakları
sonucunda Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, kalkınma ve büyümelerini
gerçekleştirmek amacıyla ihtiyaç duydukları sermaye birikimini sağlamak için
özel sermaye akımlarının bileşimini değiştirerek, yabancı sermayeye
kaymıştır. Dolayısıyla sermayenin globalleşmesi süreci ile borç sorunları
arasında bir ilişkiden söz edilebilir (Mincer/ Danninger,2000, s.1-3).
4. FİNANSAL KRİZ KAVRAMI
Finansal krizler kavramı
literatürde hem teorik hem de ampirik alanda geniş yer tutmaktadır. Fakat bu
alanda hala çözüme kavuşturulamamış önemli konular bulunmaktadır. Kriz
sözcüğünü, hükümetin büyük hataları sonucunda finans piyasalarında görülen
kargaşa ve panik olarak tanımlamaktadır.
Kriz sözcüğü
Yunanca ve Latince köklerden gelmektedir. Yunanca da “Krinein kökünden
gelen krisis sözcüğünün anlamı karar vermedir. Fakat bu sözcük zamanla
tehlike ve istikrarsızlık anlamında kullanılmaya başlanmıştır. (Collins,1986,
s.369).
Günümüzde
kriz, düzgün olamayan ve ani olarak meydana gelen, reform gerektiren
istikrarsız bir durum olarak algılanmaktadır. Türkiye gibi gelişmekte olan
ülkelerin, finans piyasasında, rekabetin acımasız koşullarında geri kalmaları
sonucunda finans krizler meydana gelmektedir (Dennis, 1982, s.474).
Ekonomik
bakımından her toplum, elindeki mevcut kaynaklarla en yüksek refah düzeyine
ulaşmak ister. Esas amaç, sadece refah düzeyini yükseltmek değil, bununla
birlikte refahı sürekli ve düzenli kılmaktır. Çünkü geçmişte ve günümüzde,
ekonomiler, sürekli olarak ülke içinde ve global düzeyde finansal krizle
karşı karşıya kalmışlardır (Hansen, 1978, s.213).
5. TÜRKİYE’DE FİNANSAL KRİZİN GELİŞİM SÜRECİ
Piyasa ekonomilerinde, ekonomik faaliyet hacminin, sürekli bir
biçimde ve belirli bir seviyeyi koruyarak gelişmediği, tam aksine devamlı
dalgalanmalar gösterdiği bilinmektedir. Bu dalgalanmaların, ekonomik, siyasi
ve psiko-sosyal sebeplerden meydana gelmektedir (Newbold, 1988, s.680).
Türkiye
ekonomisi, özellikle 1974’lerde petrol fiyatlarındaki sürekli
artışların meydana gelmesi sonucu, kısa vadeli borçlarını hızla arttırmıştır.
Bu da petrol ithalatının ve bunun sonucunda giderlerinin çoğalması, döviz
darboğazını ortaya çıkarmış ve bunun sonucunda uygulanan tutarsız para ve
maliye politikalarının etkisiyle finansal krizi meydana getirmiştir.
Türkiye’de 24 ocak 1980, 5 Nisan 1994, 20 Kasım 2000 ile 21 Şubat 2001
yılları arasında ekonomik krizler meydana gelmiştir. Bunun sonucunda ele
alınacak tedbirlerle, arz ve talep dengesini sağlamak, enflasyon oranını
düşürmek, büyüme hızını arttırmak, kamu açıklarını en düşük seviyeye
indirmek, özel sektörün girişimciliği, en etkin bir duruma getirmek, ödemeler
dengesini kurmak ve ekonomiyi dışa açılmasını gibi politikalardan
oluşmaktadır (Gündüz,1999, s.277).
Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu kriz sürecini birbirinden
bağımsız, rastgele olaylar ve yanlış teknik iktisadi politikaların sonucundan
ibaret olarak değerlendirmemek gerekmektedir. Gerçekte söz konusu kriz,
1980’lerden bu yana uygulanan ve ulusal ekonomiyi denetimsiz ve başıboş
bırakılmış piyasa güçlerine terketmeyi amaç edinmiş olan neo-liberal
politikaların doğrudan bir sonucudur. Bu anlamda, Türkiye ekonomisinin son
yirmi yıldır içinde bulunduğu yapay büyüme–istikrarsızlık–daralma
döngüsü, ulusal ekonominin serbestleştirilmesi yönünde yapılmış olan
zamansız, denetimsiz ve başına buyruk politika dönüşümlerine bağlıdır.
Bu oluşum
sürecinden sonra ekonomi politikasında en önemli ve belirleyici unsurlarından
biri, fiyatlama sürecinin, piyasa koşullarına bırakılmasıdır. Fiyatlama,
piyasada serbestçe oluşulacak koşullarca belirlenmeli, arz ve talebe bağlı
olmalıdır. Türkiye’de enflasyonun giderek artması, cari işlemler
dengesi açığının giderek büyümesi, reel yurt içi tasarruf ve yatırımlarının
giderek düşmesi krizin değişik yönleri olarak algılanmaktadır.
1990 yılında
Körfez krizinin meydana gelmesi ve 1991’de erken genel seçim kararı
alınması nedeniyle daha önce sınırlı sayıda uygulanan destekleme alımlarının
genişletilmesi ve kamu kesimi işçi ücretlerine normalin üzerinde bir zam
yapılması Merkez Bankası üzerindeki baskıyı daha da arttırmıştır. Bunun
sonucunda Merkez Bankası ile Hazine arasındaki ilişkilerin bir türlü sağlam
temellere oturtulamaması, Merkez Bankasını olumsuz etkilemiş, bu durum
1980’den beri uygulanan politikaların boşa çıkmasına, Türk bankacılık
sisteminin sarsılmasına ve uluslararası alanda sağlanan kredibilitenin
azalmasına ve ülkemizde 1994 krizin meydana gelmesine neden olmuştur.
1994 yılında
5 nisanda kararların alınmasına neden olan krizin finansal olduğunu öne
sürenler olduğu gibi reel ekonomideki olumsuzlulardan meydana geldiğini ifade
edenler bulunmaktadır. Ekonomide yaşanan bu olumsuzlukların en önemli
nedenleri arasında, piyasadaki temel yetersizliklerin giderilememesi, köklü
değişimlerin yapılamaması ve döviz kurunun bir fiyat değişkeni olarak uzun
süreli olarak kullanılmasıdır. Bunun sonucunda, nispi fiyatlar olumsuz yönde
bir seyir izlerken, enflasyon beklentilerini arttırmıştır.
Türkiye
ekonomisinde 2000 yılına kadar meydana gelen ekonomik kriz, iç
tasarrufların ve vergi gelirlerini istikrarlı bir şekilde artırmayı
başaramayan ve giderek kayıt dışına kayan, büyümenin finansmanında kısa
vadeli dış borçlanmaya yönelmesi, tutarlı bir gelişme ve sanayileşme
stratejisinden yoksun olmasından kaynaklanmaktadır (Ongun,2001, s.12).
Türkiye’de,
kapitalist sisteminin gelişme sürecinin başlangıcından günümüze kadar
ortalama 10’ar yıllık zaman aralıklarıyla belirlenen ekonomik krizler
meydana gelmiştir. Türkiye’nin büyüme sürecinde genel bir görünüm
olarak, her ekonomik krizin ardından gündeme gelen yeni iktisat politikası
arayışları olgusu, Türkiye’de ekonomik krizlerin belirlenen sanayi ve
dış ticaret politikaları ile ilişkilendirme konusunda çabalar olmaktadır.
Türkiye’nin
kendine özgü yapısal ve sosyo-kültürel etkileşim doğrultusunda şekillenen
ekonomik yapısının değişmesi, ekonomik krizleri belirleyici olmaktadır.
Bununla birlikte ekonomik bunalımlar, içsel faktörlerin dışsal faktörlerden
gelen belirtiler yönünde değişime uğramasıyla aşılabilmektedir.
Enflasyon,
Türkiye’de önemli bir politik anahtar olarak ele alınmaktadır.
Günümüzde gittikçe bu olgu finansal sorun haline gelmeye başlamıştır. Bunun
sonucunda meydana gelen finansal krizleri, doğru tedbirlerin alınmaması yada
doğru tedbirlerin istikrarlı bir şekilde uygulanmaması durumunda giderilmesi
mümkün değildir (Ucer / Alper, 1998, s.1-5).
Türkiye’de
son yıllarda yaşanan finansal krize yol açan nedenlerden birinin kamu
sektörü finansman açıkları olduğu konusunda fikir birliği mevcuttur.
Genellikle Türkiye’de finansal krizler herhangi bir mal, hizmet, üretim
faktörü veya döviz piyasasındaki fiyat veya miktarlarda kabul edilebilir bir
değişmenin oluşturduğu şiddetli dalgalanmalar olarak kabul edilmektedir
(Kibritçioğlu,2001, s.1)
Türkiye’de
hemen hemen son on yılda tüm sektörleri etkileyen bir ekonomik kriz yaşandı.
Bu krizlerin sebepleri, önlemleri ve sonuçları bilinmesine rağmen, bunlardan
kaçınılamadı. Bunun sebebi bürokratların deneyimli ve bilgi konusunda
kendilerini yetiştirememeleridir (Sadıklar, 2001, s.35)
Türkiye’de
1980’den itibaren iyice su yüzüne çıkan, devletin tüm fonksiyonları
işleyememesinin temel sebebi ekonomik ve finans sektöründe yaşanan finansal
krizin oluşumu yatmaktadır. Bir başka deyişle kamu hizmetlerindeki
tıkanıklığın temelinde, çözüme kavuşturulmamış bir finansman sorunu
olmasıdır. Türkiye’deki finansal kriz, ekonomik ve siyasal
konjonktürdeki ve yapılardaki olumsuzlukların yansımalarının bir bileşkesi
olarak algılanmaktadır (Özbilen, 2001, s. 4).
Karma
ekonomik sistemi uygulayan ve 1980’li yıllardan itibaren kontrolsüz bir
globalleşme süreci yaşamakta olan bir ülkede, ekonomide devletin varlığının
giderek artmasına engel olunamamış bir ekonomik ve siyasal yapılanma ve mali yapıyı ve sorunlarını belirleyici olarak meydana gelmektedir. Başka bir ifadeyle
devlet maliyesinde kriz piyasa mekanizmasında meydana gelen aksaklıklar
sonucunda oluşmaktadır (Rosen, 1988, s.28-38).
6. TÜRKİYE’DE FİNANSAL KRİZLERİN ÖZELLİKLERİ
Türkiye 1980
ekonomik istikrar programı ile ihracata yönelik bir büyüme stratejisi
belirlemiş ve 1980-84 arası ihracat alanında büyük gelişmeler sağlanmıştır.
Bununla birlikte 1980’ lerin ikinci yarısı ihracatta duraklamaların
başladığı, buna karşılık ithalat hacminin arttığı dönem olarak ele
alınmaktadır. 1980 yıllarında ihracat alanında yaşanan olumlu gelişmelerin en
önemli sebepleri 1980 yılları öncesi ekonomik dalgalanmaların döneminin
kapasite altı kullanımları ile Irak-İran savaşının ve Libya’nın Türkiye’ye sunduğu kolay ticari ve üretim olanakları yatmaktadır.
1980’li yılların sonları ise, ihracata yönelik bir kalkınmanın
gerektirdiği yapısal dönüşümü gerçekleştirememiş olmasından kaynaklanan
ekonomik dalgalanma yıllarıdır. Yeni üretim alanların ve yeni teknolojilerin
gündeme gelmesini gerektiren bu dönem, ithalat artışlarına karşın ihracatın
arttırılamadığı yılları kapsar. Türkiye ekonomik dalgalanmalar sürecinde 32
sayılı karar ile uluslararası sermaye kapılarını birden açmıştır. Bu da
Türkiye’de yaşanan ekonomik krizlerin temel kaynağını oluşturmuştur
(Yılmaz,2001, s.32).
Türkiye
1981-1988 yılları arasında büyük ölçüde ihracata dayalı olarak gelişme
gösteren sanayi sektörünün uluslararası rekabet gücünü önemli ölçüde
azaltmıştır. Bütün bu gelişmeler sonucunda dış ticaret ve cari işlemlerde
açık hızla büyümüştür. Yüksek faiz ve enflasyon ortamı üretim kapasitesini
azaltmış ve yeni yatırımların oluşmasına olumsuz yönde etkilemiştir.
Ekonominin iç tasarruf yerine büyük ölçüde dış tasarrufları kullanarak
gelişme gösterdiği bu yıllarda, ortaya çıkan en büyük oluşum ise, kısa
vadeli sermaye hareketlerinin yön değiştirmiş olmasıdır. 1993 yılında
Türkiye tarihinin en büyük dış ticaret açığı vermesi, cari işlemler açığının
önceki yıllara göre hızla artmasına neden olmuştur. Ekonomik kriz, faiz
oranlarının düşürülmeye çalışılması üzerine ekonomik birimlerin dövize
yönelmesi sonucunda meydana gelmiştir. Bu ekonomik kriz reel sektörü de hızla
etkilemiş ve ekonomik büyüme gerilemiştir.
Ekonomik
dengelerin bozulmasında kamu finansman açıklarının hızla artışının etkileri
bilinmektedir. Son yıllarda ciddi boyutlara ulaşan bu kamu finansman
açığının giderilmesi yerine, açık finansmanının ucuzlatılması yolunu
seçilmesi ise, ekonomideki tüm göstergeleri alt üst etmiştir. Bunun
sonuncunda dövize aşırı talep gerçekleşmiş, hazine borç alamaz hale gelmiş,
faiz oranlarında önemli artışlar gözlenmiş, üç haneli enflasyon oranları
ekonominin yapısına girmiştir. 1994 yılının başlarına gelindiğinde ekonomik
sorunların daha da netleştiği ve derinleştiği görülmüştür. Bütün bunlar
gerçekte birkaç yıldır gereksinim duyulan yeni bir istikrar paketinin
gerekliliğini tartışılmaz duruma gelmiştir. İşte 5 Nisan 1994 kararları
böyle bir sürecin sonucunda meydana gelmiştir. Bu oluşum süreci sonucunda
Türkiye ekonomisinde 1988-1994 dönemi makro dengesizliklerin artmasıyla
birlikte 1994 yılında çok büyük bir ekonomik kriz olmuştur.
Bu dönemde
Türkiye’deki ekonomik politika, iç talep genişlemesine dayalı büyüme
stratejisinin sürdüğü, büyümenin istikrara tercih edildiği bir dönem
olmuştur. Ülkede talep patlaması, hem reel piyasaların hem de finansal
piyasaların sınırlarını zorlamıştır. Artan kamu harcamalarının karşılamak
için iç ve dış piyasalarda borçlanmaya ve MB avanslarını kullanılmasına devam
edilmiştir. Bunun sonucunda dış ticaret artmasına ve uluslararası
derecelendirme kuruluşları Türkiye’yi yatırım yapılabilir ülke
derecesinden spekülatif ülke derecesine düşürmüştür. Bunun sonucunda ekonomi
ciddi bir stagflasyon krizine sürüklenmiştir. Mali kriz üretim kesimini de
etkisi altına almıştır. Üretimin azalması işsizliği beraberin de getirerek
ekonomik krizin bir göstergesi olmuştur.
Türkiye
ekonomisi için hiç de yabancı olmayan kriz olgusu 1997-1999 yıllarında yeni
bir perspektif kazanmıştır. Bunun nedeni yıllardır genel olarak iç
dinamiklere bağlı olarak karşılaşılan ekonomik kriz uluslararası bir boyuta
taşınmıştır. Türkiye ekonomisi, son zamanlarda iç borçlanma, üretim
yetersizliği, politik alanındaki istikrarsızlıklar gibi nedenlerle çok ciddi
zorluklarla mücadele etmek zorunda kalmıştır (Karagül, 2000, s.203).
Türkiye’de
yaşanan bu krizler, ekonomik istikrarsızlığının temel sebebini oluşturarak
enflasyonu daha da yükselmiş ve bu durum ülkeyi istikrarsız bir büyüme
sürecine sokmuştur. Enflasyonun hızla artması ekonomik ve sosyal hayatta
belirsizliklerin ortaya çıkmasında etkili olmuş ve bu süreç potansiyel
büyüme eğilimini düşürmüştür. Enflasyonun sebep olduğu bu istikrarsız büyüme
ortamı ekonominin kaynaklarının verimli kullanımına engel teşkil etmiştir
(Tulay/ Erdönmez,1999, s.3).
Türkiye
ekonomisinin 2001 yılı Şubat ayında içine girdiği kriz, iç tasarrufların ve
vergi gelirlerini istikrarlı bir şekilde artırmayı başaramayan, giderek kayıt
dışına kayan, büyümenin finansmanında kısa vadeli dış borçlanmaya son on bir
yılda artan bir hızla yönelen, tutarlı bir gelişme ve sanayileşme
stratejisinden yoksun, eğitim ve teknolojiye yatırımı ihmal etmekte ısrar
eden bir ekonominin krizidir.
Türkiye
elindeki bütün olanakları sağlıklı ve yeterli yatırım analizleri ile titiz,
en hesaplı şekilde kullanarak bunu sağlayabildiğinde, bugünkü krizlerin pek
çoğunu ortadan kaldırabilecektir. Yıllar boyu gerekli tedbirlerle bir türlü
önlenemeyen enflasyonun sert frenlerle düşürülmek istenmesi Türkiye
ekonomisini bu defa daha ağır bir krize sürüklemiştir (Çelebi,2001, s.27).
Türkiye
ekonomisinin içinde bulunduğu kriz sürecini birbirinden bağımsız, rast gele
olaylar ve yanlış teknik iktisadi politikaların sonucundan ibaret olarak
değerlendirmemek gerekmektedir. Gerçekte söz konusu kriz, 1980’lerden
bu yana uygulanan ve ulusal ekonomiyi denetimsiz ve başıboş bırakmış piyasa
güçlerine terk etmeyi amaç edinmiş olan neo-liberal politikaların doğrudan
bir sonucudur. Bu anlamda, Türkiye ekonomisinin son yirmi yıldır içinde
bulunduğu yapay büyüme–istikrarsızlık–daralma döngüsü, ulusal
ekonominin serbestleştirilmesi yönünde yapılmış olan zamansız, denetimsiz
politika dönüşümlerine bağlıdır
Türkiye’nin
2002’li yıllarda dışa açık ve rekabete dayalı bir iktisadi büyüme ve
sanayileşme stratejisi esas almalıdır. Türkiye’nin geliştirdiği dış
ekonomik ilişkiler ve bölgesel ekonomik bütünleşme hareketleri ve serbest
piyasa ekonomisine uygun kurumsal yapı 2002-2003’li yıllarda böyle bir
iktisadi büyümenin sağlanması için giderek ağırlık kazanan beşeri sermaye
birikimine özel önem vermesine bağlıdır. Bunun için sosyal alt yapı
yatırımlarına ve özellikle eğitim ve sağlık yatırımlarına daha fazla kaynak
ayrılması kaçınılmaz bir gerekliliktir (Morgil,1999, s.10).
6.1. FİNANSAL KRİZLERİN NEDENLERİ
Bir
ekonomide kamu açıklarının, cari işlemleri açığının ve tasarruf açığının
artması ekonomideki yapısal dengenin bozulmanın temel nedenleridir.
Genişleyici para ve maliye politikaları bu açıkları ortaya çıkarmaktadır.
Döviz kurunun aşırı değerlenmesi ya da faiz oranlarının aşırı artması bu
açıkların bir sonucudur. Kamu ve tasarruf açıklarının artması faiz oranlarını
artırmakta bunun sonucunda döviz talebini ve fiyatını yüksek oranda
arttırarak finansal krizin ortaya çıkmasına neden olmaktadır (Akman, 1998,
s.24).
Gelişmiş
ülkelerde iç piyasaların doyması, özellikle 1970’lerdeki petrol krizi
sonrasında dış piyasalara açılma arayışı ile iktisadi faaliyetlerin
hacimlerinin artmış olması küreselleşme sürecini ortaya çıkartan ekonomik
faktörlerden bazılarını oluşturmaktadır. Çok uluslu firmalar “yeni
uluslararası iş bölümü” çerçevesinde, üretimi bütün yerküreye
yaymışlardır. Her gün finans piyasalarında büyük miktarlarda para, bir ülkeden başka ülkeye akmaktadır. Ekonomik
yönden bugün yeryüzündeki ülkelerin önemli bir kısmı birbiriyle bütünleşmeye
başlamıştır.
6.1.1. Parasal
Nedenler
Türkiye’de
özellikle 1980 tarihinden itibaren meydana gelen ve devletin tüm
fonksiyonlarının meydana getirilmesinde görülen istikrarsızlıkların temel
nedeni ekonomik alanlarda yaşanan finansal krizlerde yatmaktadır
(Özbilen,2001, s.7).
Ekonomik kriz dinamiklerinin yapısı makro ekonominin temel konuları
arasındadır. Ekonomik kriz sürecine ilişkin ve finans piyasaları ile doğrudan
ilişkili bir politikasının etkinliği, uygulanan makro politikaların finans
politikalara olan uyumluluğu çerçevesinde kamu borçları, finansman sorunu,
para arzı ve hedeflenen alternatif bütçe açığı olgularının ilgili süreçteki
yönlendirici birlikteliğine ilişkin kaçınılmaz zorunluluğu da ortaya
koymaktadır (Svensson, 1999, s.610).
Hükümetlerin uyguladıkları yanlış para politikalarından dolayı
yatırımcı artık yatırım yapmamakta, elindeki parasını borsada yüksek faiz
karşılığında hazineye borç olarak vermeyi tercih etmektedir. Riskin hemen
hemen hiç olmadığı bir ortamda işveren, sendikayla, işçi sorunlarıyla,
sigortayla, banka kredileriyle, vergilerle uğraşmak yerine paranın durduğu
yerde para kazanmasının en kolay yöntemi olan devlet borçlanma araçlarına
para yatırmak kaçılmaz ve alışkanlık haline gelmiştir. Üretmeden tüketmek
alışkanlığı toplumun hem tembelliğin bir sonucu hem de geleceği
görememesinin bir sonucudur. Bunun sonucunda ekonomide arz ile talep
arasındaki dengeler bozulmakta ve ekonomik dalgalanmalar meydana gelmektedir
(Potter,2000, s.92).
6.1.2.
Sosyo-Politik Nedenler
Türkiye’de
1980 yılından sonra yaşanan ekonomik krizlerin en önemli nedenlerinden biri
sosyo-politik faktörlerdir. Özellikle üretimin arttırılamadığı bir dönemde nüfusun
artmaya devam etmesi, artan nüfusun iş ve emek kaygısıyla büyük şehirlere
göçün hızlanması ve şehirlerin büyümesi sonucunda kamu harcamalarında bir
artış gözlenmektedir. Buna paralel bir şekilde kamu gelirleri azalmayabilir
veya yeterli ölçüde artmayabilir. Bu da bütçe açığını getirecek, bütçe açığı
da enflasyonu hızlandıran bir etki yaratacak ve bunun sonucunda ekonomik
krizlerin etkisini ve şiddetini arttıracaktır.
Türkiye’de
sanayileşme ve büyümenin devletin öncülüğünde gelişme yönünde bir seyir
izlemesi, giderek devletin daha çok büyümeye ve ticarete müdahale eder hale
gelmesine sebep olmuştur. Siyasi ve Politik faaliyetlerin bir sonucu olarak,
değişen iktidarlar da özelleştirmeyi bir fırsat bilerek kendi yandaşlarına
bir rant sağlamaktadırlar. Özelleştirme gerçek amacından saptırılmıştır.
Özelleştirme gelirlerinin de borç ödemeleri de kullanılması ile olay kronik
bir hal almaya devam etmektedir Bu da Türkiye’de ekonomik
dalgalanmaların oluşumuna katkı sağlamaktadır.
Türkiye’de
ekonomik sistemin içinden kaynaklanan krizler, beklentilerin olumsuz olmasına
ve enflasyon sürecinin hızlanmasına neden olmaktadır. Türkiye’de mevcut
ekonomik yapının bizzat kendisi kriz üretmektedir. Bu olumsuz süreci yok
etmek için sosyo-politik açıdan günübirlik iktisat politikaları ile mücadele
yapılamaz. Bunun yerine ekonomik sorunları çözmede uzun vadeli iktisat
politikalarının belirlenmesi, yani taktik arayışlar yerine uzun süreli, reel
dengesizlikleri ve belirsizliği giderek beklentileri düzeltici politika
stratejileri oluşturulmalıdır (Güvel,1998, s.3).
Başka bir
deyişle, Türkiye’de meydana gelen ekonomik krizlerin giderilememesinin
en önemli nedeni, siyasal ve toplumsal süreç içinde uygulanan popülist
politikalar olmaktadır. Bu nedenle popülist politikalardan bir an önce
vazgeçilerek, ekonomik krizden çıkış için gerekli olan yapısal reformlar
gerçekleştirilmelidir.
6.1.3. Tarımsal
Nedenler
Modern
dünyada, her ekonomik faaliyette makine kapitalinin kapsadığı yer giderek
önem kazanmakta ve hatta en önemli bir yere sahip olmaktadır. Tarımsal
faaliyetin de bu öneminin dışında kalması düşünülemez. Tarım sektörünün
ekonomideki önemi, bu sektörden yerine getirilmesi beklenilen işlevlerden
kaynaklanmaktadır (Dinler,1996, s.173).
Türkiye’de
1980’lı yıllarda faal nüfusun %60’a yakın kısmının tarım
kesiminde çalıştığı görülür. Bu sebeple, tarım kesiminin gelirlerindeki
değişmeler, toplumdaki alt gruplarına ilişkin değişmeleri belirlemede önem
taşımaktadır.
Türk
tarımında üretimin yapısı ele alındığında, üretim değeri, istihdam edilen
işgücü oranı ile toprak ve sermaye girdisi kullanımı açısından bitkisel
üretim, ağırlıklı bir yere sahiptir. Bu ağırlık daha sonraki yıllarda da
devam etmiştir (Karluk,1996, s.172).
Tarımsal
üretim hacmi, ekonomik büyüme ile birlikte miktar olarak artarken, tarımsal
gelir de artmakta, buna rağmen tarımsal gelirin milli gelir içindeki payı
azalmaktadır. Artan tarımsal üretime ve gelire karşın, tarım sektörünün milli
gelir içindeki yerini koruyamamasının temel nedeni, ekonomideki diğer
sektörlerin daha hızlı bir gelişme içinde olmaları ile iç ve dış ticaret
hadlerinin devamlı olarak tarım aleyhine gelişme göstermesidir (Yumuşak /
Bilen,2000, s.81).
24 Ocak 1980
kararlarının uygulanmasından sonra, serbest piyasa koşullarının uygulanması
stratejisi, devletin ekonomiye müdahalesinin azaltılması ve ekonominin dışa
açılması doğrultusunda uygulanan politikalar sonucu, tarım sektöründe var
olan sorunları ağırlaştırmıştır. Taban fiyatları düşük tutulması sonucu
destekleme alımları ve tarımsal girdilere uygulanan sübvansiyonlar büyük
ölçüde azaltmıştır. Bunun sonucunda enflasyonun önlenemeyişi iç ticaret
hadlerinin tarım sektörü aleyhine gelişimini hızlandırmıştır (Şahin,2000,
s.242).
5 Nisan 1994
ekonomik istikrar kararlarıyla tarımsal destekleme politikalarının daha
rasyonel bir biçimde uygulanmasını sağlamak amacıyla bir dizi önlemler
alınmıştır. Bunlar finansman ihtiyacının azaltılması, stok artışların azaltılması,
üreticilere kredi kolaylıkların sağlanması, devlet adına yapılan tarımsal
destekleme alımları kapsamının daraltılması, arz fazlası olan ürünlerde ekim
alanlarının sınırlandırılması gibi önlemler yer almıştı (Oyan,1998, s.122).
Türkiye’de
tarım sektöründe son yıllarda üretim artışı düşük kalmıştır. Tarım sektörü
katma değeri 1994 yılında binde 3 düşüş kaydetmiş, 1995 yılında % 2, 1996
yılında %4,4 artarken, 1997 yılının ilk dokuz aylık döneminde % 1,2
gerilemiştir. Bu gerilemeler Türkiye’de ekonomik dalgalanmaların
meydana gelmesinden sonra uygulanan yanlış politikalardan kaynaklanmaktadır
(Parasız,1998, s.442).
Tarımsal
üretim, destekleme kapsamının daraltılması ve alım fiyatlarının düşük
tutulması, gübre ve tohumluk gibi girdilerde devlet desteğinin kaldırılması
ve özellikle kredi faizlerinin yüksek olması gibi sebeplerle, büyük
sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır (Kepenek / Yentürk,2000, s.354).
7. FİNANSAL KRİZİN ETKİLERİ
Uluslararası finansal
krizlerin her birinin kendine özgü bazı temel özellikleri sahip olmakla
birlikte bazı temel nitelikler taşımaktadır. Bunların başında finansal
globalleşme ile birlikte finans piyasalarının liberalleşmesi ve ülkelerin
yabancı sermaye üzerinde denetimleri kaldırmaları sonucunda meydana
gelmektedir (Rhim/Schibik, 1994, s.276).
Günümüzde globalleşmenin
en yoğun olduğu alan finans piyasalarıdır. Globalleşme ile birlikte finans
piyasalarının liberalleşmesi uluslararası sermayeye büyük bir ivme
kazandırmıştır. Sermayenin bu niteliği özellikle Türkiye gibi gelişmekte
olan ülkeler açısından bir takım fırsat ve riskleri beraberinde
getirmektedir (Steindel, 1999, s.2).
Tablo 1 Kriz Öncesi ve Kriz Döneminde Sermaye
Hareketleri
|
|
Kriz Öncesi
Ocak 2000-
Ekim 2000
|
Kriz Dönemi
Kasım 2000-
Haziran 2001
|
|
Yabancılar: Net Semaye Akımı
|
15.179
|
-10442
|
|
Dolaysız Yatırım
|
589
|
2.406
|
|
Portföy Yatırımı
|
6.789
|
-8.457
|
|
Uzun Vadeli Sermaye Akımı
|
3.201
|
-553
|
|
Kısa vadeli Sermaye Akımı
|
4.600
|
-3.838
|
|
Yerliler : Net Sermaye Akımı
|
-5.257
|
-3.033
|
|
Dolaysız Yatırım
|
-751
|
-452
|
|
Portföy Yatırımı
|
-730
|
949
|
|
Uzun Vadeli Sermaye,Kayıtlı
|
-1.226
|
-1.847
|
|
Kısa vadeli Sermaye,Kayıt Dısı
|
-2.550
|
-1.683
|
|
Rezerv Degismesi
|
-2.324*
|
15.239**
|
|
Cari Islem Dengesi
|
-7.598
|
-1.764
|
(*) $ 499
Milyon IMF kredisi resmi rezervlerdeki $2823 milyon artıştan oluşur.
(**) $
8076 milyon IMF kredisi ile resmi rezervlerdeki $7163 milyon azalıştan
oluşur.
Kaynak:
Korkut Boratav; “2000-2001 Krizinde Sermaye Hareketleri”,
İşletme
Finans
Dergisi Eylül 2001, s. 10'dan TCMB verilerinden yararlanılarak hazırlanmıştır.
Türkiye ekonomisinin
içinde bulunduğu finansal krizlerden kurtulabilmek için uygulanmış olan 24
ocak, 5 Nisan ve 1999 ile 2001 ekonomik krizlerdeki programları ekonomide bir
takım iyileşmeler sağlamakla birlikte, ekonominin içinde bulunduğu finansal
ve yapısal sorunların kısa vadeli politikalarla çözümleyememeğini ortaya
koymuştur. 1980’den itibaren uygulamaya konan istikrar
politikalarında belirtilen bazı temel hedeflere ulaşılmadığı ortaya
çıkmıştır. Bu hedeflerin başında finansal krize neden olan kamu kesimi
finansman açıklarının azaltılması ve daha adil bir gelir dağılımının
sağlanması gelmektedir.
Globalleşen
finansal piyasalar, sisteme eklenen yeni finansal araç ve ürünler, kur
dalgalanmaları ve yasal düzenlemeler gibi elde olmayan etkileyici faktörler
riskin gerçek boyutlarının belirlenmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.
Genellikle
düşük gelir, geri teknoloji ve küçük piyasa çerçevesi içinde çalışan
gelişmekte olan ekonomiler, sosyo-ekonomik yapılarını değiştirerek
sanayileşmeyi amaçlamaktadır. Hızlı bir ekonomik büyümeyi hedef alan
gelişmekte ülkelerin amaçlarını gerçekleştirmek için uyguladıkları
stratejilerden birisi de finans piyasasının istikrarlı bir yapıya
kavuşturulmasıdır (Lıttle /Scıtovsky / Scott, 1970, s.59).
Finansal krizlerden
korunmak amacıyla, finansal sistemin işlemlerini izleyen ve analiz eden bir grup uzman oluşturulmalıdır. Sanayileşmiş ülkelerin finansal ve endüstriyel
alanların çoğunda bu tür gruplar faaliyet yapmaktadır. İktisadi ve para
politikaları tutarlı ve mali kurumlar anlaşılır olmalıdır. Bu tutarlılık
finansal krizleri önlemektedir (Grossman, 1992, s.807).
Finansal
krizin etkilerini aşağıdaki boyutlarda incelemek gerekir.
7.1. Piyasa Faiz Ortamı Üzerine Etkileri
Globalleşen
ekonomilerde dengelerin yalnızca yurt içinde değil, uluslararası düzeyde
kurulması gerekir. Piyasalarda oluşan fiyatlar arasında bağımsız değişkenler
bulunmaktadır. Ekonomi dalı, globalleşen ekonomilerde bu dengenin oluşmasında
en önemli değişkeni faiz paritesi olarak kabul etmektedir (Ertuna, 2001,
s.7).
Tablo:2
Uluslararası Piyasalarda İşlem Gören Finansal Araçların Miktarları
(1993-1998) (Milyar $)
|
|
1993
|
1994
|
1995
|
1996
|
1997
|
1998
|
1999
|
|
Faiz Oranı Future’leri
Faiz Oranı Options’ları
Döviz Future’leri
Döviz Options’ları
Menkul Kıymetler Index Future’leri
Menkul Kıymet Index Options’ları
|
4960
2362
34
75
110
232
7775
|
5807
2623
40
55
127
242
8897
|
5876
2714
33
120
172
338
9282
|
5978
3277
37
133
195
394
10118
|
7580
3639
42
118
211
810
12407
|
8019
4623
31
49
290
916
13931
|
7913
3755
36
22
334
1458
13521
|
Kaynak: IMF, 2000.
Finansal piyasalarda işlem
görmekte olan fonların her birisi ayrı ayrı spekülasyon konusu olabilmekle
birlikte özellikle hedge fonlar bu alanda en çok tartışılan finansal
araçlardır.
Globalleşme süreci ile birlikte Türkiye’de
döviz kuru spekülatif para hareketlerine karşı aşırı duyarlı hale
geldiğinden, ulusal döviz rezervi, mal hareketlerinden çok para
hareketleriyle belirlenmektedir. Globalleşme sürecinde faiz haddi de
spekülatif para hareketlerinin temel belirleyicisi olmaktadır (Berksoy,1994,
s.22).
Globalleşme
sürecine bağlı olarak, yükselen faiz oranları tasarrufları yeterli ölçülerde
teşvik edemediği gibi, maliyet artışlarına neden olarak enflasyon oranını
yükseltmektedir. Mali serbestleşme sonucunda yükselen faiz oranları, bu
durumda istikrarsızlık yaratıcı bir faktör haline gelmektedir.
Türk
ekonomisinin birkaç yıldan beri karşı karşıya bulunduğu en büyük
sorunlarından biri yüksek reel faizlerdir. Yüksek faiz oranları, enflasyonla
mücadele araçlarından birisi olarak görülse de, bir yandan yatırım ve
ticareti cazip olmaktan çıkararak spekülatif yatırımları teşvik etmesi bir
yandan da kamu giderlerini arttırarak bütçe dengesini olumsuz etkilemesi
nedeniyle sağlıklı bir ekonomik yapıya sahip olunmasını engelleyen bir faktör
olmaktadır (Göktaş, 2000, s. 272).
Bir ekonomide
beklenen enflasyon oranı ne kadar yüksek ise nominal faiz de o ölçüde yüksek
olmaktadır.İstikrar arayışının olduğu dönemlerde yüksek enflasyon ile
mücadele ekonomik programı olumsuz etkilemektedir. Enflasyon oranını hızlı
bir biçimde düşürmenin tek amaç olarak hedeflendiği tutum da olumsuzluk
etkisini daha pahalıya ödetmiştir.
Enflasyon ile
mücadele çabaları dahilinde zaman zaman daha yüksek faiz ortamına
sürüklenildiği Türkiye’de ve diğer bazı ülkelerde de gözlenmiştir. Bu
durumda bütçe açıklarını kapamaya yönelen ekonomilerde iç borç stokunun
piyasa faiz ortamına rakip sağlayacak orandaki faiz oranları hazinenin
finansman maliyetlerini arttırmaktadır.Dolaylı olarak bu labirentte tekrar
enflasyon yükselmektedir.
Faiz
oranlarının maliyeti krizi arttırır. Krizin başlangıç aşamasında yükselmeye
devam eden faiz oranları işletmelerin finansman maliyetlerini yükseltir,
kredi olanaklarını daraltır, karlılığını azaltır. Tüketim mallarında fiyat
artışı yanı sıra mallara olan talep de azalır, işletmeler dar boğaza girerken
işten çıkarmalar başlar, işsizlik ekonominin önemli bir sorunu olmaya devam
eder.
7.2. Ödemeler Dengesi Üzerine Etkileri
Finansal
krizlerin sonucu ödemeler dengesi üzerinde yarattığı etkilerden biri, cari
açıkların artması gelmektedir. Sermaye girişindeki artış cari açığın
artmasına olanak vermektedir (Kepenek /Yentürk, 2000, s. 216)
Türkiye gibi
gelişmekte olan ülkelerin en önemli sorunlarından biri, artan kamu
harcamalarının finansmanının yetersizliği ve sistematik çarpıklığından doğan
bütçe sorunudur. Ödemeler dengesi açığı kavramının finansal krizlerin
durumunun ve içeriğinin anlaşılması çabası, son yıllardaki ekonomik
koşullarda büyük önem taşımaktadır (Dornbusch / Fischer, 1979, s.451).
Türk
ekonomisinin 1980’li yılların sonundaki ödemeler dengesi krizi ve hızlı
enflasyon süreci, büyük ölçüde sürekli artan kamu kesimi açıklarının parasal
genişleme ile finansman yetersizliğinden kaynaklanmaktadır (Ulutürk, 2001,
s.132).
Tablo
3. Türkiye Ödemeler Dengesi (Milyon Dolar)
|
YILLAR
|
1990
|
1991
|
1992
|
1993
|
1994
|
1995
|
1996
|
1997
|
1998
|
1999
|
2000
|
2001
|
|
CARİ İŞLEMLER DENGESİ
|
-2625
|
250
|
-974
|
-6433
|
2631
|
-2339
|
-2437
|
-2638
|
1984
|
-1360
|
-9819
|
3396
|
|
SERMAYE HAREKETLERİ
|
4037
|
-2397
|
3648
|
8903
|
-4257
|
4565
|
5483
|
6969
|
-840
|
4935
|
9610
|
-14198
|
|
ÖDEMELER DENGESİ
|
944
|
-1199
|
1484
|
308
|
206
|
4658
|
4545
|
3344
|
447
|
5206
|
-2997
|
-12924
|
|
MB DÖVİZ REZERVLERİ
|
1308
|
-1029
|
1484
|
308
|
206
|
4658
|
4545
|
3344
|
447
|
5206
|
-2997
|
-12924
|
|
İSTATİSTİKİ HATA
|
-468
|
948
|
-1190
|
-2162
|
1832
|
2432
|
1499
|
-987
|
-697
|
1631
|
-2788
|
-2122
|
Ödemeler
dengesi açığı, ekonomideki reel faiz oranlarını, reel ücret düzeyini ve döviz
kurunun oluşumu ve işleyişini oldukça önemli ölçüde etkilemektedir (Özker,
2000, s.109).
Ülkemizde
ödemeler dengesinin bozuk olunmasının belki de en önemli sebebi kamunun
öncülüğü yaptığı yüksek faiz politikası nedeniyle yüksek gelir grubuna önemli
ölçüde kaynak transfer etmesidir (Akkoyunlu, 1998, s.9).
Ödemeler
dengesinin giderek bozulması sonucunda makro ekonomik ve dövizlerin sürekli
dalgalanması ve milli paranın gittikçe değeri düşmesi, finansal piyasaların
bozulmasına neden olmaktadır (Nenovsky / Hristov, 1998, s.8).
Ekonomilerde
kamu açıklarının ekonominin daraldığı dönemlerde arttığı, genişleme
dönemlerinde ise azaldığını bilinmektedir. Ekonominin canlanma döneminde ,
sonraki evre olan ekonominin genişlediği döneme göre kamu açıklarının düşmesi
daha da hızlı olmaktadır (Bradford, 1974, s.298).
Günümüzde,
artan kamu açıklarının piyasa faiz ortamını crowding-out etkisiyle
yükselttiği bilinmektedir. Özellikle iç borçlanmaya fazla ihtiyaç duyan
kamunun iç borçlanma ihalelerinde faiz oranını talebi hazine kağıtlarına
çekmek amacıyla yükselttiği görülmektedir. Bu durum Türkiye’de zaman
zaman piyasa faiz oranının üzerinde faiz oranı ile iç borçlanma
gerçekleşmiştir.
7.3. Tüketim Harcamaları Üzerine Etkileri
Türkiye gibi
gelişmekte olan ülkeler, gelişim süreci yaşamadan ve makro ekonomik dengeler
sağlanmadan çok hızlı bir biçimde finansal globalleşmeye gitmeleri krizle
karşı karşıya kalmalarına neden olmaktadır Finansal globalleşmeden önce
yatırım ve tüketim harcamalarının kısılması, kamu teşekküllerinin
özelleştirilmesi, sübvansiyonlara son verilmesi ve dış ticaret dengesinin
sağlanmış olması gerekmektedir
Kriz
döneminin en belirgin etkilerinden birisi tüketimdeki daralmadır. Ekonominin
genişleme ve faiz oranlarının düşük olduğu evrede ucuzlayan kredili mal
talepleri nedeniyle tüketim harcamaları özellikle dayanıklı tüketim mallarında
artarken, kriz döneminde hızla yükselen faiz ortamı önce kredili mal
taleplerini pahalılaştırması sebebiyle azalır, ardından önceden alınan
krediler ödenemez duruma gelir, artan fiyat artışları, işsizlik ve daralan
ekonomideki azalan talepler tüketimi azaltır. Ürettiklerini satamaz hale
gelen işletmeler, kur farkları sebebiyle zaten artmış olan ithal girdi
maliyetlerinin yüksekliği, ve borçlanma maliyetlerinin de etkisiyle üretimi
kısarlar hatta durdurabilirler, bunun sonucunda da işten çıkartmalar,
ücretsiz izinler , mevcut kapasiteyi azaltma gibi sonuçlar meydana
gelmektedir.
Ekonomide bir
yöntem olarak vergiler de satın alma gücünü azaltmak amacıyla uygulanır.
Fakat bazı vergiler piyasada satılan mal ve hizmetlere yansımaktadır. Bunun
sonucunda fiyatların yükselmesine neden olmaktadır (Savoie,1997, s.15-18).
7.4. Borsa Üzerine Etkileri
Günümüzde
borsalar, soyut pazarlardır. Satıcı, elinde bulunmayan bir malı, bedelini ödenmeyen bir alıcıya satabilir. Satış akdi sözle yapılır. Alıcı ve satıcı, menkul
kıymetler borsasına giremezler. İşlemler profesyonel bir aracının
hizmetinden yararlanılarak gerçekleştirilir (Hougen,1990, s.1-10).
Uluslararası
sermaye hareketleri makro ekonomik politikalara, bankacılık sistemine ve
beklenmedik politik ve ekonomik gelişmelere karşı duyarlıdır. Sermaye girişi
karşısında değer kazanmış yerli para uluslararası sermayenin bu duyarlılığına
bağlı olarak kaçması sonucunda değer kaybına uğramakta ve finansal krizler
yaşanmaktadır. Bir diğer ifadeyle; portföy yatırımları ile döviz kurları ve
menkul kıymet fiyatları arasında yakın bir ilişki vardır. Nitekim,
istikrarsız bu iki piyasa portföy yatırımları ile birbirine bağlanmakta ve
karşılıklı etkileşim sonucunda finansal krizler doğurduğu gibi, aşırı
dalgalanmalar döviz rezervlerine bağlı olarak da ödemeler dengesi krizlerine
yol açmaktadır .
Tablo:4 Küresel Sermaye
Hareketleri (Milyar Dolar)
|
|
1984-1989
|
1990-1996
|
1994
|
1995
|
1996
|
1997
|
1998
|
1999
|
|
Toplam
Net Özel Sermaye Akımları
|
13.5
|
144.2
|
155.7
|
195.3
|
214.9
|
123.5
|
56.7
|
129.2
|
|
Net Doğrudan Yatırımlar
|
13.0
|
64.8
|
85.3
|
99.6
|
120.4
|
147.2
|
127.5
|
118.6
|
|
Net Portföy Yatırımları
|
4.4
|
64.0
|
104.4
|
40.7
|
80.2
|
69.9
|
35.3
|
41.9
|
|
Diğer Net Yatırımlar
|
-3.8
|
15.4
|
-34.0
|
55.1
|
14.2
|
-93.5
|
-106.1
|
-31.3
|
|
Net Resmi Yatırımlar
|
26.2
|
17.4
|
-2.1
|
23.2
|
3.2
|
22.4
|
53.4
|
-0.6
|
|
Rezervlerdeki Değişmeler
|
-14.4
|
-79.6
|
-75.4
|
-121.0
|
-106.2
|
-37.7
|
-31.7
|
-67.3
|
Kaynak: IMF,1998:60.
Tablo.4’de
görüldüğü gibi dünya ölçeğindeki sermaye hareketleri 84-89 döneminde sadece
13.5 milyar dolar iken, 1996 sonlarına doğru 215 milyar dolara yaklaşmıştır.
Küresel krizin etkisi ile 1997 ve 1998 yıllarında yavaşlasa da, sermaye
hareketlerinin 1999’dan itibaren tekrar hızlanmaya başladığı
görülmektedir. Uluslararası sermaye piyasalarında bir günde el değiştiren
döviz tutarı ise 1.5 trilyon dolardır. Bu miktar dünya mal ve hizmet ticareti
ile karşılaştırıldığında, ulaşılan mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık 50 katı
tutarındadır(Yıldırım,1998:136).
Türkiye’de
finansal liberalizasyona bağlı olarak artan portföy yatırımlarının aşırı
dalgalanmasının beraberinde getirdiği krizler, spekülatif yatırımların
üretken yatırımlara baskın çıkmasının yarattığı gelir dağılımı bozukluğunun
giderilmesinde sermaye kontrollerinin gerekliliği yönünde çözüm önerileri
getirilebilmektedir
Finansal
globalleşme olarak artan kısa vadeli sermaye akımlarının önemli bir sonucu
reel getirilerin önemini yitirerek spekülatif güdülerin üretken yatırımlara
doğru bir eğilim olması ve sermaye kontrolünü engellemesi ile birlikte
sermaye piyasalarında krizler meydana gelmektedir. Bu krizler zamanla
uluslararası bir nitelik haline gelerek ulusal makro ekonomik politikalardaki
denetimi de güçleştirmektedir (Blake,1990, s.12-15).
Ekonomilerde
kriz dönemin de ve krize yakın tarihte borsalarda suni bir artış olmaktadır.
Beklentilerin gerçekleşmelerden daha önemli olduğu gelişmekte olan
ekonomilerin menkul kıymet borsalarında ise belirsizlik daha çok olmaktadır.
Kriz dönemlerinde menkul kıymet borsalarına en fazla etken olan değişken
piyasa faiz ortamıdır. Çünkü değişen faiz oranları ile gelecekteki nakit
girişleri konusundaki bekleyişlerde değişmektedir.
Krizden çok
kısa bir süre önce artmaya başlayan faiz oranları ve özellikle de kısa
dönemli faiz oranları belirsizlik ile risk yükünü almış olan menkul kıymet
borsalarından fonların kaçışına neden olmaktadır. Bu durumda işlem hacmi
oldukça daralan borsanın yanı sıra tasarruflar kısa dönemli faizlere
yönelmektedir.
Yükselmiş
faiz ortamından ne kadar yara aldığı ve kriz ekonomisine ne kadar dayanacağı
belli olmayan şirket hisse senetlerine karşı etkili miktarda talep azalışı
olmaktadır. Bu dönemde zaten şirketlerin gelecekteki kar beklentileri de
belirsizlik altında olduğundan krizin ardından gelen 3-6 aylık dönemde ise
faiz ortamı gerilese de hisse senedi fiyatlarındaki değişkenlik yüksek
olmaktadır.
7.5. Tasarruf üzerindeki Etkileri
Tasarruf
kişinin, gelirinin bir kısmını tüketim ihtiyacı için harcamayıp bir başka
amaçla kullanılması olayına tasarruf adı verilir (Güçeri, 1993, s.114).
Finansal
kriz, kişilerin tasarruf arzularını kırar. Çünkü paranın değeri düşmeye
devam ettiğinden yapılacak tasarruflar her geçen zamanla reel değeri
azalacaktır. O bakımından tasarruf yerine, arsa, bina, altın, dayanıklı
tüketim malları veya döviz tercih edilmektedir (Gali / Gertler,1999,
s.195-97).
Bir ülkede iç
tasarruflar gönüllü ve zorunlu tasarruflardan oluşur. Finansal kriz yapısı
icabı zorunlu bir tasarruftur. Fiyatlar arttığında kişiler aynı gelirleriyle
daha az mal alabileceklerdir. Dolayısıyla sabit gelirlerin satın alma gücü azalacaktır (Ulusoy,1999, s.132).
Bir ülkenin
ekonomik büyümesi bir dönemde o ülkede yapılan yatırımların toplamı ile
yakından ilgilidir. Bu yatırımlarının finansman kaynağı ise, o dönemde ülke
içinde yapılmış tasarruflar ile ülke dışından sağlanan sermaye
oluşturmaktadır (Sarıkamış,1995, s.13). Finansal globalleşmenin en belirgin
faydası tasarrufların global düzeyde etkin dağılımının gerçekleşmesidir. Bu
dağılım kaynakların en üretken kullanımıyla ekonomik büyümeyi etkilemektedir
(Fischer /Dornbusch,1997, s.457).
8. DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
21 yüzyılda
yeni dünya ekonomik düzenin temel öğesi makro düzeyde serbest piyasa
ekonomisine geçiştir; bütün ülkelerin dünya pazarı ile bütünleşmesi, ve
finans piyasasındaki hareketlerin tam serbestleşmesi ile globalleşmesinin
gerçekleştirilmesidir.
Globalleşme,
tüm dünyayı bir bütün olarak görme ve faaliyetlerde bir entegrasyon sağlama
olarak algılanmaktadır. Gelişmiş ülkelerin globalleşme süreci içerisinde
başarılı bir şekilde faaliyetlerini sürdürebilmeleri için öncelikle
standartlaşmayı temel ilke olarak benimsemeleri gerekir.
Globalleşmeye
hangi açıdan bakılırsa bakılsın gelişmekte olan ülke ekonomilerinin gelişmiş
ülke standartlarına uyum gösterebilmek için rekabet yeteneklerini süratle
geliştirmelerini gerektirmektedir. Globalleşme süreci içinde rekabet
yeteneğinin araştırılması ve gücünün arttırılması diğer ülkeler gibi Türkiye
açısından da önemlidir.
Ekonomik,
teknolojik ve politik koşullarda meydana gelen değişmeler bazı ülkelere yeni
fırsatlar yaratırlar. Türkiye’nin coğrafik konumu da günümüz
koşullarında küresel rekabet için potansiyel bir avantaj yaratmaktadır.
Bunun gerçekleşmesi ise, Türkiye’de ekonomiyi yönlendiren karar
mercilerinin yenilikçe ve dinamik olmasına, değişen rekabet koşullarına hızla
uyum sağlamasına bağlıdır.
Türkiye’nin
kendine özgü yapısal ve sosyal formasyonlarının etkileşimi doğrultusunda
şekillenen ekonomik yapının değişim uğraklarının yönünü ise, global ekonomik
krizlerinin dinamiği belirleyici olmaktadır. Başka bir ifadeyle ekonomik
krizler, içsel etkenlerin dışsal etkenlerden gelen sinyaller yönünde değişime
uğramasıyla aşılabilmektedir.
Dünyada
globalleşme sonucunda sermaye piyasalarının bütünleşmesi ile özellikle kısa
vadeli sermaye hareketlerinin hızlanması ve çok büyük boyutlara ulaşması mali piyasalarında zaman zaman krizler doğmakta ve mali piyasalarda başlayan krizler reel piyasalara
yansımaktadır.
Türkiye’de
ekonomik politikaların belirlenmesinde, global krizdeki gelişmeler devamlı
olarak göz önüne alınmalıdır. Bir yandan kronik enflasyonun hiper enflasyona
dönüşmesi tehlikesinden uzak durulup, diğer yandan da üretimde şiddetli bir
daralma ile gelecek çöküntüden kaçınmak gereği hususunda özen
gösterilmelidir. Türkiye, dünya ticaretinde rekabet üstünlüğü sağlayabildiği
ölçüde liberalleşme ve globalleşme hareketlerinden olumlu yönde
etkilenecektir.
Türkiye son yirmi yıldır
ekonomide istikrarı sağlamada başarısız olmaktadır. Bu durum ülke
ekonomisinin kaynaklarından etkin bir biçimde yararlanmasını ve gelişmesini
engellemiştir. Ekonomik gelişmenin toplumsal beklentileri karşılayamaması ve
gelirin dengeli bir biçimde artmaması sosyal ve siyasal istikrarsızlığa neden
olmaktadır. Kurumsallaşmanın yetersiz olması, meydana gelen
istikrarsızlıkların krize dönüşmesini kolaylaştırmaktadır. Türkiye ekonomisi
ürettiğinden daha fazla tüketme eğiliminde olması sebebiyle krizlerle
karşılaşmaktadır. Türkiye’nin aşması gereken sorun üretimdir. Türk
ekonomisinde değişik kesimlerin çıkarlarını koruma ve kollama çabası ve
popülist politikalar uygulanması ülkede üretimin yolunu tıkayan en büyük
engel olmuştur.
|