|
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI AVUKAT ÖZDEMİR
ÖZOK’UN 2007–2008 ADLİ YARGI YILI AÇILIŞ KONUŞMASI
Sayın
Cumhurbaşkanım,
Yargıtay
Başkanlığı’nca düzenlenen 2007–2008 “Adli Yıl Açılış Töreni”nde
sizlere seslenmenin onuruyla saygılar sunarım. Bu kürsüden yurt ve meslek
sorunları adına yıllardır dillendirdiğimiz ama çoğu çözümlenemeyen sorunları,
sizin huzurunuzda da yeniden dile getireceğim, size ve törene katılan tüm
konuklara, basınımızın sayın temsilcilerine, hoş geldiniz der, saygılarımı
arz ederim.
Türkiye
Barolar Birliği Başkanlığı’na seçildiğim günden bu yana sizlere ve
kamuoyuna insan hakları, hukuk, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti, yargı ve
yargının en önemli unsuru savunma konusundaki görüş ve düşüncelerimi
içtenlikle arz ettim.
2001 yılında
Diyarbakır’da yapılan TBB Genel Kurulu’nda “Çağdaş bir Türkiye özlemidir bizi
yönlendiren, demokratik bir Cumhuriyettir temel hedefimiz, özgür yurttaş
olmaktır seçimimiz, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve sivil toplumdur
özümsediğimiz, eşitlikçi, dürüst ve erdemli bir yönetimdir istediğimiz”
söz ve ilkeleriyle meslektaşlarımız ve halkımızın karşısına çıkmıştık.
Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu’ndan aldığımız yetkiyi bu ilkeler
doğrultusunda, açık, net ve saydam bir biçimde kullanmaya çalıştık. Bu
bağlamda, yasal dayanağının yanı sıra, güzel ve anlamlı bir geleneğin sonucu
olarak düzenlenen bu törenlerde, yurt ve meslek sorunlarını zaman ayrıntıya
girerek, zaman zaman dinleyenlerin sabırlarını zorlayarak ısrarla objektif
bir biçimde dile getirmeye çalıştık.
Ancak, bunca
yıl her platformda dile getirilen yargı sorunları ve çözüm yollarıyla ilgili
eleştiri ve önerilerin 22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce siyasi partilerce
yayınlanan seçim bildirgelerinde ve 60. hükümet programında yeterince ve bir
bütünlük içinde yer almamış olması bu söylemlerimizin etkili olmadığını ve
sadece dinlendiğini göstermektedir. Bu somut duruma karşın, yurt ve meslek
sorunlarıyla ilgili, inandığımız doğruları her platformda hukuk içinde ve
demokratik yöntemlerle, ısrarla yinelemeyi, adil, çağdaş, uygar, aydınlık
Türkiye özlemimizin bir gereği olarak yerine getireceğiz.
2007 yılı
ülkemiz siyasal tarihi için çok renkli ve anlamlı bir yıl olarak
anımsanacaktır. Cumhurbaşkanlığı seçimiyle başlayan tartışmalar bir anlamda
“Anayasa krizi”ne
dönüşmüş, neyin doğru, neyin yanlış olduğunun pek önemli olmadığı, bilimsel
ve demokratik yaklaşımların ciddiye alınmadığı bir kamplaşma süreci
yaşanmıştır.
TBMM toplantı
yeter sayısı, erken seçim kararı, Meclisin yenilenmesi kararı,
Cumhurbaşkanına vekalet konusu, Anayasa değişiklikleri, Cumhurbaşkanı seçimi
usul ve yöntemi ile Anayasa değişiklikleriyle ilgili Anayasa Mahkemesi
kararları, halkoyuna sunulan Anayasa değişikliklerinin kadük olup olmadığı,
halk oylamasından sonra yeni bir Cumhurbaşkanı seçimi yapılıp yapılamayacağı
bu sürecin tartışma konularını oluşturmuştur.
Bütün bu
konular hukukçular ve siyasetçiler tarafından en ince ayrıntısına kadar
tartışıldı. Tartışmalar demokrasi kültürümüzün bu günkü seviyesine koşut bir
biçimde sürdürüldü ve “benim gibi
düşünenler-benden yana olanlar” övüldü, kutsandı, saygı ile
karşılandı hatta yüksek performans gösterenler, genel seçimlerde
ödüllendirildi.
Buna karşın “benim gibi düşünmeyenler-benden yana
olmayanlar” tahkir edildi, aşağılandı, itildi, kakıldı,
cezalandırılmak istendi.
Ulusumuzun hiç
hak etmediği, bu karmaşanın, olumsuzlukların ve çirkin görüntülerin temel
kaynağını defolu demokrasimizin nedeni olan 1982 anayasasının anlayışı,
yazımı, dili, mantığı ve ruhu oluşturmaktadır.
Bu gerçeği
TBB’nin saygıdeğer yöneticileri yıllar önce saptamışlar ve bugün
yaşananları öngörerek halkımızı ve o günkü kamuoyunu uyarmışlardır. 2-3 Ekim
1982 tarihinde Ankara’da toplanan TBB Olağanüstü Genel Kurulu “Anayasa Konusunda Yapılan Olağanüstü Genel
Kurul Toplantısı Raporu”nun giriş kısmında; “... TBB Türk Ulusunun ve Türk Devletinin
kaderinde büyük etkisi olacak hukuksal, siyasal en önemli belgenin
tasarısında yer alan, zararlı olduğuna inandığı çeşitli çözümleri ve hele bu
taslağın dayandığı ‘Devlet felsefesi’nin tutarsızlığını belirtme
zorunluluğunu, yurtseverliliğinin ve görev bilincinin kaçınılmaz bir sonucu
olarak duymaktadır. 2-3 Ekim 1982 günleri Ankara’da toplanan Birliğimiz
Genel Kurulu aşağıdaki görüşlerde birleşmiştir...”
denilerek kapsamlı bir rapor hazırlanmıştı. Raporda; “Ana İlkeler” bölümünde
inceleme ve değerlendirmeler yapılmıştır:
•
“...Üyesi olduğumuzu söylediğimiz
uygar uluslar topluluğunun ortak değerleri ve yargılarıyla bağdaşmayan bir
anayasal düzen, kuşkusuz bu ilişkilerimizi de olumsuz biçimde
etkileyecektir...”
•
“...Tasarının bireyin
özgürlükleri alanını kısıtlaması ve onun yönetime katılmasını çeşitli
biçimlerde daraltması dünya tarihinin akışına olduğu gibi kendi anayasa
tarihimizin gelişmesine de ters düşmektedir...”
•
“...Atatürk’ün
yalnız çağdaş uygarlık doğrultusunda hızlı atılımları gerçekleştirmek için değil,
aynı zamanda demokrasinin ön koşulu saydığı için bağlandığı
“laiklik” ilkesinden sapılmıştır. Böylece “hür
düşünceli” kuşaklar yaratma amacı terk edilmiş Atatürk devrimlerine
karşıt oluşumların tohumları atılmıştır. Hem de devrim yasalarının değiştirilemeyeceği
yolundaki 1961 Anayasası’nın hükmünü korumak suretiyle açık bir
çelişkiye düşülmüştür...”.
•
“...Yine tasarıda
erkler ayrılığında ağırlık, Atatürk’ün de benimsediği görüşe aykırı
olarak, halk temsilcilerinden kurulu meclisten alınıp halk tarafından
seçilmeyen yürütmenin başına verilmek suretiyle 1921 Anayasası’nın da
gerisinde kalınmıştır...”
TBB’nin
bu raporunda temel hak ve özgürlüklerle ilgili olarak;
• “...Genelde temel hak ve
özgürlüklere getirilen istisnalar hakkın özünü ortadan kaldırmaktadır...”
• “...Tasarıdaki kısma ve
sınırlamalarla çoğulcu ve özgürlükçü demokrasi asla gerçekleştirilemez.
İstisna hükümlerinin çokluğu ve kapsamlarının genişliği, istisnaların somut
olarak belirlenmemesi nedeniyle temel hak ve özgürlükler kullanılamaz bir
duruma gelmiştir...” denilmiştir.
Ayrıca bu
bölümde düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, sosyal ve ekonomik hakların
kapsamı, bir bütün olarak, hak ve özgürlüklerin durdurulması, yaşam hakkının
korunması, ayrı ayrı değerlendirilmiş ve sonuç olarak 1982
anayasası’nın temel hak ve özgürlükler bakımından son derece sakıncalı
düzenlemeler içerdiği vurgulanmış, tasarının bu şekliyle siyasal iktidarlara
özgürlükleri yok etme olanağı verdiği belirtilerek, bu durumun çoğulcu ve
katılımcı demokrasi için son derece tehlikeli olduğu saptaması yapılmıştır.
Aynı
raporda yasama, yürütme ve yargı erkleriyle ilgili değerlendirmeler de
yapılmış ve sonuç olarak , “...TBB
Genel Kurulu, Danışma Meclisi’nce kabul edilerek, Milli Güvenlik
Konseyi’ne sunulan tasarıyı getirdiği kurum ve düzenlemelerle halkın
oyuna inanmayan ve genel olarak seçimi önemsemeyen, çoğulcu demokrasiye ve
çağımızın tüm sosyal ve hukuksal değerlerine ters düşen, Türk toplumunu çok
gerilere ve çeşitli bunalımlara sürükleyebilecek nitelikte bulmaktadır. Bu
haliyle tasarının düzeltilemeyecek bir öneri olduğu ve yeni baştan kaleme
alınması gerektiği görüş ve inancındadır...” denilmek
suretiyle bugünkü tartışmaların kaynağı işaret edilmiştir.
Yirmi beş
yıldır yürürlükte bulunan bu Anayasa, ülkemizin ekonomik ve siyasal
bağımsızlığına zarar verebilecek karar ve uygulamalara dayanak olmuş,
emekçilerin ekonomik ve demokratik haklarını kısıtlamanın ötesinde ortadan
kaldırmış, her türlü kamusal varlığın talanını kolaylaştırmış, içerdiği “laik, sosyal hukuk devleti”
ilkesinin kağıt üzerinde kalmasına yol açmış, siyaseti biçimselleştirmiş ve
çağdışı her türlü düşünce, tutum ve davranışın kolaylıkla yaygınlaştırılıp
kökleşmesine olanak vermiştir.
Bu rapora
emeği geçen üstatlarımızdan hayatta olanları saygıyla, aramızdan ayrılanları
da rahmet ve minnetle anıyoruz. Keşke meslek ustalarımız yanılsaydı ama
maalesef meslek ustalarımız haklı çıktılar ve halkımız, ulusumuz, ülkemiz ve
demokrasimiz çağdaş ve ulusal üstü değerler adına hak etmediği olumsuzlukları,
çelişkileri ve görüntüleri yaşamak zorunda kalmıştır.
1982
Anayasası’nın oluşturduğu siyasal, sosyal, hukuksal yapı yanında,
yarattığı çarpık ve defolu demokratik ortam büyük eleştirilere neden olmuş,
bunun sonucu 12 önemli değişiklik yapılmasına karşın onarılamamıştır. Bu
nedenle de her genel seçimden sonra yeni bir anayasa arayışına girilmiştir.
Nitekim 22
Temmuz 2007 genel seçimlerinden sonra yeni bir anayasa yapılması için düğmeye
basılmıştır. Sayın Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında oluşturulan bir
kurula yeni anayasa taslağı çok büyük bir gizlilik içinde hazırlatılmış ve
siyasal iktidarın görüş, düşünce ve değerlendirmeleri için AKP’li
hukukçulardan oluşan bir komisyona iletilmiştir.
Bu süreç,
katılımcı, saydam ve gün ışığında yönetim anlayışıyla asla örtüşmeyen bir
biçimde son derece gizli ve saklı bir şekilde sürdürülmüştür. Yakında
kamuoyuna açıklanacağını umduğumuz taslağa önemli katkılarımız olacağı
inancındayız.
Çünkü
TBB olarak övünebileceğimiz bir öngörü ile 2001 yılında bilim adamları ve
uygulamacılardan oluşan bir kurula “Türkiye
Cumhuriyeti Anayasa Önerisi” hazırlatılmış ve kamuoyunun
değerlendirmesine sunulmuştur. Üç baskısı yapılan bu öneri son günlerde
aranır olmuştur. Sayın Özbudun’un beyanlarından ve AKP’nin
anayasa kurulunun basına sızan çalışmalarından bu öneriden çokça
yararlanıldığı anlaşılmaktadır.
TBB olarak bu
gelişmeleri duyarlılıkla izliyor gerekli katkıyı sunmak için hazırlıklarımızı
sürdürüyoruz. Bu bağlamda; 2001 “Türkiye
Cumhuriyeti Anayasa Önerisi” esas alınarak günümüz anayasa
öneri ve eleştirileri ışığında iktidar partisinin hazırlamış olduğu anayasa
önerisine karşı görüş ve düşüncelerimizi belirlemek için bilim adamlarından
yeni bir kurul oluşturulmuştur. Çalışmalarımız tamamlandıktan sonra,
gerçekleştirilmesi düşünülen yeni anayasayla ilgili görüş ve düşüncelerimizi
çok yakında kamuoyuna açıklayacağız. Ayrıca bu taslak kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşları ve üniversitelerle paylaşacağımız bir birliktelik
yaratacaktır. Öncelikle bu konuda; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş
felsefesini, temel değerlerini inkar etmeyen, zayıflatmayan, ancak çağdaş
değerlere, uluslararası metinlerin oluşturduğu hukuka, uluslar arası gelişme
ve değişimlere uygun, aydınlanma çağının ürünü ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin temelini teşkil eden “laiklik”
ilkesini sulandırmayan, ülkemizin tam bağımsızlığından ve bölünmez
bütünlüğünden, tüm yaşama alanlarının demokratikleşmesinden, emekçilerin
çıkarlarından, tüm yurttaşlarımızın temel insan haklarına eksiksiz olarak
sahip olmasından, kamusal zenginliklerimizin korunmasından, arttırılmasından
ve geliştirilmesinden, “laik,
sosyal, hukuk devleti” ilkesinin ödünsüz olarak yaşama
geçirilmesinden yana bir anayasanın toplumsal uzlaşma ve anlayış içinde
hazırlanması temel dileğimizdir. Yeni anayasayla ilgili olarak şu notu da
bilgilerinize sunmak istiyorum.
Anayasa’da
Atatürk ilke ve devrimlerinden söz etmenin, toplumun ilerlemesini, çağdaş
değerlerle buluşmasını, ulus üstü metinleri özümsemesini kısaca çağcıl bir
anayasal toplumun yaratılmasını engelleyeceğini ileri sürmek ve bu görüşlere
katılmak mümkün değildir. Bizzat Atatürk’ün “...ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir doğma, hiçbir
donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve
akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde
akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım
olurlar...” sözleri karşısında o büyük insanı ve ilkelerini
çağcıl değerlerle buluşmanın engeli olarak göstermenin ne denli objektif ve
iyi niyetli bir yaklaşım olabileceğini yüce ulusumuzun engin takdirlerine
bırakıyorum.
Bu bölümde,
hukuk devletinin temel yapısını oluşturan yargı bağımsızlığı ve yargı
bağımsızlığının en önemli işlevlerinden olan anayasal denetimi gerçekleştiren
Anayasa Mahkemesi’nden söz etmek istiyorum. Batı demokrasilerinde
yasama meclislerinin sınırsız güç ve olanaklarını hukuk içinde sınırlandırmak
amacıyla gerçekleştirilmiş olan anayasa mahkemeleri 1961 Anayasası’yla
yargı hayatımıza girmiştir. Bu gün, anayasa mahkemeleri ya da anayasa yargısı
işlevi ile yetkilendirilmiş yüksek mahkemelerin, çağdaş demokrasilerin
değişmez kurumları oldukları gerçeğini yadsımak mümkün değildir. Bu kurumlar,
çoğunluğun iktidarını anayasanın üstünlüğü çerçevesinde sınırlamak, temel hak
ve özgürlükleri korumak gibi anayasal demokrasinin olmazsa olmaz koşullarının
hayata geçirilmesine hizmet etmektedirler. Demokrasinin çoğunluk yönetimi ve
çoğunluğun dilediği gibi yönetmesi olarak sunulması, bunun sonucu olarak da
çoğunluğun hiçbir sınırlamaya tabi tutulmaması gerektiği anlayışının giderek
daha yüksek sesle telaffuz edildiği günümüz Türkiye’sinde, Anayasa
Mahkemesi’nin yapısını değiştirmeye, işlevlerini sınırlandırmaya
yönelik girişimleri dikkatle izlemek, olumsuz yapılanmalara karşı durmak
gerekmektedir. Hukuk devleti ilkesi çerçevesinde anayasanın üstünlüğünü
sağlamak için anayasa mahkemelerine ihtiyaç olduğu ve başka yapılanmaların bu
kurumların yerini dolduramadığı akıllardan çıkarılmamalıdır. Çünkü Anayasa
Mahkemesi’nin 1961 Anayasası ile kurulmasının altında yatan nedenleri,
kendi tarihimizden bir kanıt olarak sunmak mümkündür. Bu nedenle, elli yıla
yaklaşan bir geçmişe sahip yargımız, demokrasimiz ve hukukumuz için büyük bir
kazanımın yıpratılma çabalarına gerçek bir anayasal demokrasi tasarımı
çerçevesinde kesinlikle izin ve olanak verilmemelidir. Kararları hoşumuza
gitsin ya da gitmesin, bu kurumlara her dönemde herkesin ihtiyacı olabileceği
hatırdan çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesi gördüğü işler ve yaptığı hukuk
denetimleri nedeniyle bizden-sizden
tartışmalarına konu yapılmayacak kadar önemli yargısal işlev görmektedir. Bu
işlevlerin yanı sıra, takdirle karşılanması gereken yeni bir yaklaşım
sergileyerek temel hak ve özgürlüklerin korunması çerçevesinde ilk kez bir
reform çalışması başlatmıştır. Bu bağlamda, örneğin temel hak ve
özgürlüklerin korunmasında etkin bir yol olan “anayasa şikayeti”nin anayasa yargısı
sistemimize dahil edilmesi ve mahkemenin de bu yeni işlevini karşılayabilecek
bir yapılanmaya kavuşturulması bizim de desteklediğimiz girişimlerdir.
Yeni anayasa
çalışmalarında yasama ve dolayısıyla yürütmenin Anayasa Mahkemesi’ne
müdahalesine olanak verecek düzenlemeler yapılmamalı, eksiksiz demokrasi,
hukukun üstünlüğü, hukuk devleti yanı sıra, temel hak ve özgürlüklerin
güvence altına alınması için bu girişimlerden özenle kaçınılmalıdır. Çünkü
siyasal tarih bireysel ve toplumsal olarak hiçbir alanda geriye giderek ve
geride bırakılmış değer yargılarıyla zamanı ve çağı yakalamanın mümkün olamayacağına
ilişkin acı öykülerle doludur.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Yargı örgütü
ve adil/düzgün yargılama hakkının gerçekleşmesi yanı sıra, adalete erişimi
sağlayacak bir yargılama sistemiyle ilgili olarak, geçmiş adli yıl açış
konuşmalarında Yargıtay başkanları ve TBB başkanları sorunları çok net ve
açık bir biçimde dillendirmişlerdir. Ayrıca Devlet Planlama Teşkilatı Adalet
Hizmetleri Özel İhtisas Komisyonları’nın yanı sıra, Türkiye Barolar
Birliği, barolar, çeşitli üniversiteler başta olmak üzere, kimi sivil toplum
örgütleri tarafından yapısal, örgütsel, işlevsel, insan ve mali kaynaklar
yönünden hazırlanmış çok ciddi raporlar bulunmaktadır. Bu raporlarda dile
getirilmiş sorunların, büyük çoğunluğu bugüne kadar çözümlenmediği için
satırbaşları halinde yeniden gündeme getirmek istiyorum.
Yaptığımız
ulusal tespitlere ek olarak yargı örgütü, adil/düzgün yargılama ve adalete
erişim konularında Avrupa Birliği İlerleme raporları ile İstişari Ziyaret
raporlarında da aynı nitelikte tespitler bulunmaktadır.
Temel
sorunların değerlendirmesinde, yargı örgütünde yargıç bağımsızlığı, yargıç
güvencesi ve yansızlığının sağlanması; adil yargılanma hakkının gerçekleşmesi
bağlamında, temel hak ve özgürlüklerin zedelenmemesi ve “silahların eşitliği”nin
gerçekleşmesi amaçlanmaktadır.
• Yargıç
bağımsızlığı ve yargıç güvencesi/yansızlığı önünde en büyük engelin Adalet
Bakanlığı’nın uhdesinde toplanmış olan görev ve yetkiler olduğu hususu
bugün tartışılmaz biçimde ortaya çıkmıştır. Adalet Bakanlığı, kuruluş
kanunundaki yetkilerin dışında dolaylı olarak çeşitli kanunlarla
kullanabildiği yetki ve görevleri dolayısıyla yargı üzerinde büyük bir baskı
unsuru oluşturmaktadır. Bu bağlamda, kurul ile bakanlık üst düzey
yöneticileri arasındaki tartışmaların hangi boyutlara ulaşabileceği son kriz
sırasında ortaya çıkmıştır.
Diğer yandan
Anayasa’nın açık hükmüne ve maalesef Danıştay’ın bütün ısrarına
karşın Anayasa Mahkemesi kararı ile hakimlik mesleğinin ilk aşamasında Adalet
Bakanlığı mevcut etkisini kullanabilmektedir. Bunun sonucu olarak fakülte
birincileri ve yazılı sınavı ön sıralarda kazanan kimi yargıç adayları
mülakatta objektif olmayan ölçülere göre mesleğe kabul edilmemektedirler.
Adalet
Bakanlığı idari kadrosunda görev yapan hakimlerin, hakimlik mesleğinin
doğasına aykırı idari işlerde hakimlik kıdemi kazanmaları ve yüksek mahkeme
üyeliklerine seçilebilmeleri büyük sakıncalar doğurmaktadır. Bu durum,
yargının siyasallaşmasında büyük etki etmektedir.
Adalet
Bakanlığı, “Hiçbir organ, makam,
merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemeler ve hakimlere
emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde
bulunamaz,” açık hükmünü C. Savcılarına verdiği emir,
talimat, gönderdiği genelgelerle uygulanmaz hale getirmektedir.
Meslek içi
eğitim gerekçesi ile hakimler sürekli telkin ve kimi tavsiyelerle etkilenmeye
çalışılmaktadır.
Hukuk eğitimi
ve yetkin yargıç arasında yadsınamaz bir ilişki vardır.
• Hukuka
ve onun öğretim-eğitimi sonunda yetişen hukukçuya verilen önem, o ülkede
uygulanan siyasal, hukuksal rejimin kalitesiyle doğrudan orantılıdır.
Nitelikli hukukçuların, hukuk devletinde önemli görevleri vardır.
Hukuk eğitimi
ve öğretimi, mevcut durumu itibariyle, hukuk öğrencilerine metodolojik ve
analitik düşünme yetisi için gerekli becerileri tam olarak kazandırabilme
konusunda istenilen düzeyde değildir.
Ülkemizde
hukuk lisansı öğretimi, devlet ve vakıf üniversiteleri bünyesinde faaliyet
gösteren ve sayıları toplam 37’yi bulmuş olan hukuk fakültelerinin
mevcut sınırlı olanakları çerçevesinde verilmeye çalışılmaktadır. Hukuk
fakültelerinin sayısı ve donanımı, ülkemizin eğitim düzeyi, sosyokültürel
koşulları ile nüfusu ve demografik yapısı dikkate alındığında, yeterli
görülebilir. Ancak, bu fakültelerin büyük çoğunluğunda kütüphane, derslik ve
hizmet binası ile teknik ve fiziksel donanım, akademik ve idari kadrolar ile
öğrenci kapasitesi bakımından ciddi düzeyde nitelik ve nicelik sorunları
yaşanmaktadır. Belki de bu sorunların en başında, gereken yetkinlikte ve
birikimli akademik kadroların oluşturulamamış ve zengin içerikli bilgi işlem
ağı sayfaları üzerinden çevrimiçi hizmetleri sunan e-kütüphanecilik
sistemlerinin henüz kurulamamış olması gibi temel sorunlar gelmektedir.
Özellikle, belirtilen bu iki sorun kümesi, hukuk eğitiminde her geçen gün
yaşanan kalite kaybını ve verim düşüklüğünü içeren bir biçimde; değişik boyut
ve görünümleriyle birlikte uzun dönemde olası olumsuzlukları da
barındırmaktadır.
• Hukuk
fakültelerinden mezun olmayan ve dolayısıyla, gerekli kuramsal ve uygulamalı
hukuk bilgilerini, bir başka anlatımla yeterli hukuk nosyonu ve formasyonunu
almamış kişilerin özellikle idari yargı hakim adaylığı için yapılan sınavlar
sonucunda atanabilmeleri, çağdaş adalet hizmeti ve yargı sistemlerinin temel
niteliği ile örtüşmemektedir. Maalesef son yıllarda idari yargı yargıçlığını
kazanan yargıç adaylarının büyük çoğunluğunu hukuk fakültesi dışında kalan
sosyal bilimler fakültelerinden mezun adaylar oluşturmaktadır.
• Adalet
ve yargı hizmetleri alanında gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, yargı etiğine ait
kuralları sistematik ve bütünsel açıdan düzenleyen bir kanun bulunmaması
önemli bir eksiklik olarak görülmektedir.
• Hakim
ve savcıların ayrı ayrı mesleki örgütlenmesini oluşturmaya yönelik gerekli
yasal düzenleme yapılmalıdır.
? Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu ve Yüksek Askeri Şura tarafından kesin olarak alınan
idari kararlara karşı, yargı mercilerine başvurulamaması nedeniyle, söz
konusu Kurullar, adeta birer özel idari yargı organı niteliğine dönüştürülmüş
olmaktadır. Bu durum, hukuk devleti ve adil yargılanma ilkeleri ile
bağdaşmamaktadır.
•
Yolsuzluklarla mücadelede yargı organlarının önündeki mevcut tüm engeller
kaldırılmalıdır.
•
Öncelikle milletvekilleri ile kamu görevlilerinin bir bölümü hakkında, kamu
görevi ve sıfatı itibariyle, bazı yargısal dokunulmazlıklar ve ayrıcalıkların
tanınmış olması, toplumun adalet duygusunu zedelemektedir.
•
Hukukun üstünlüğünü yaşama geçirebilmek için Anayasa’da ve yasalarda
gerekli düzenlemelere gidilmelidir.
• Yargı bağımsızlığı
bütün kurum ve kurallarıyla birlikte yaşama geçirilmelidir.
• Yargı
bağımsızlığı ve hakim güvencesi ilkeleri mevzuatta yeterince sağlanamamıştır.
Örneğin, Anayasa’da (m. 140/6 ve m. 159 gibi) yargının yönetimi ve
denetimi, yürütme organının bir parçası olan Adalet Bakanlığı’na bağlı
olarak düzenlenmiştir.
•
Hakimlerin yönetsel bakımdan Adalet Bakanlığı ile olan bağlılıkları tamamen
sona erdirilmelidir.
•
Yürütme ve idare organlarında hakim ve savcının geçici yetkilerle
görevlendirilmesi uygulamasından vazgeçilerek, uzman hukukçu ağırlıklı bir
profesyonel kadro istihdamını amaçlayan personel yapısına kavuşturulmalıdır.
• Hakim
ve savcıların, mesleki hak, yetki ve görevlerinin kurumsal ve işlevsel
açılardan, açık bir biçimde birbirinden ayrılması sağlanmalıdır.
•
Yargılama düzeninde iddia ile savunma güçleri arasında eşitlik kurulmalıdır.
Mesleğimiz açısından en önemli sorunlardan biri duruşma sırasında iddia ile
eşit koşullara sahip olmamaktır. Bu konuda AB İstişari Ziyaret raporlarında
önemli tespitler bulunmasına karşın gözle görülür bir gelişme olmamıştır.
Bakanlığın savcıların mahkeme müzakerelerine katılmaması tavsiyesi bu
konudaki düşüncemizin haklılığını göstermektedir. Ancak, genelge yetersiz
olduğu gibi sorunun sadece su üzerindeki bölümüne yöneliktir. Bu konuda
anlayış değişikliği yapılarak “silahların
eşitliği” ilkesinin yargılama salonlarına girmesini
dilemekteyiz. Bu yargıya vatandaşın güveninin en önemli unsurudur.
Yargılama
düzeninde iddia ve savunma güçleri arasındaki “silahların eşitliği” ilkesinin gereklerinin
her aşamada ve konumda yaşama geçirilememiş olması savunma ve dolayısıyla
adalet üzerinde olumsuz etkiler yapmaktadır. Yargılama sürecinde savcılar ile
eşit konumda bulunmaları gereken avukatların, duruşma salonlarındaki rolü ve
etkinliğini arttırmaya yönelik yasal düzenlemelere henüz gidilememiş olması
önemli bir eksiklik olarak devam etmektedir.
Avrupa Birliği
Komisyonu yetkilileri tarafından 2003, 2004 ve 2005 yıllarında hazırlanmış
olan İstişari Ziyaret raporlarında, avukat ve savcıların ceza
yargılamalarındaki rolü ve etkinliklerini artırmaya ve özellikle, yargı
diyalektiği sürecinde konumlarını dengelemeye ilişkin olarak çeşitli hususlar
belirtilmiştir.
Savunmanın
yargının üçayağından biri olduğu gerçeği tamamen göz ardı edilerek;
iddia-savunma ve yargılama makamlarının ortaklaşa bir adli etkinlik
anlamındaki yargısal diyalektiğin, savunma avukatları dışlanarak hakim ve
savcı birlikteliğine dönüştürülmesi yanlıştır.
Ceza
davalarında avukatların yargılamanın her aşamasında (yani, gözaltına
alınmadan itibaren ceza infazının tamamlanması sürecinde) şüpheli, sanık ve
mahkûmlar ile her durum ve koşul altında görüşebilmelerinin sağlanması için
gerekli olanaklar henüz sağlanmış değildir.
• Yargı
sistemi ve adalet hizmetleri için ayrılan kamusal kaynaklar, AB üyesi
ülkelerin ortalama düzeyine yükseltilmelidir.
• Adil
yargılanma ilkesinin tüm gerekleri tam anlamıyla karşılanmalıdır.
Avrupa Birliği
kriterlerine uygun ve bir reform niteliğinde bulunduğu iddia olunan Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun 153. maddesi birinci bendinde, müdafiin,
soruşturma evresinde dosya içeriğinde inceleyebileceği ve istediği belgelerin
bir örneğini harçsız olarak alabileceğini hükme bağlanmıştır. Aynı maddenin
ikinci bendi kurala istisna getirmiştir. “soruşturmanın
amacını tehlikeye düşebilecek ise” hakim kararıyla müdafiin
bu yetkisi kısıtlanabilecektir. Bu istisna hükmüne objektif kullanıldığı
takdirde hiç kimse itiraz etmemektedir. Ancak uygulamada C. Savcıları ve
onların taleplerine göre sulh ceza hakimleri bu istisna hükmünü genel
uygulama şekline sokma temayülü göstermektedirler. Bu savunma hakkının
kullanılması önünde ciddi bir engel olarak görülmeye başlanmıştır.
? Türk yargı örgütünün hemen her derecesinde
görülmekte olan davalarda, ortalama yargılama sürelerinin uzunluğu sorunu
yaşanmaktadır. Nitekim bu olumsuz durum, Adalet Bakanlığı’nın
2000–2004 yılı adalet istatistiklerinde yer alan veriler ve rakamsal
bilgiler göz önünde bulundurulduğunda açıkça anlaşılmaktadır.
Yargılama
usulünü düzenleyen yasalarının karmaşık düzenekleri ve özellikle, maddi hukuka
ilişkin bazı yasalarda usulü kurallara da yer verilmiş olması, davaların
uzamasına yol açtığı gibi, mahkemelerde önemli usul hataları yapılmasına
sebebiyet vermektedir. Ayrıca, bazı önemli usulü eksiklik ya da yanlışlıklar
içeren kararların verilebilmesi ve bunun sürekli bir biçimde tekrarlanması,
sonuçta adil yargılanma ilkesini olumsuz etkilemektedir.
Yargıda
davaların uzamasına ve yargı hizmetlerinde güvenin azalmasına neden olan
önemli bir konu da bilirkişilik kurumudur. Bu konuda sadece uzmanlık içeren
sorunların çözümü için bilirkişiye başvurulması yasal gerekliliğine karşın,
hukuki konularda da bilirkişiye başvuran yargıçların büyük sorumluluğu
bulunmaktadır…
Çekişmesiz
yargı işleri genellikle dava şeklinde mahkemelere yansıtılmakta ve mahkemelerce
de karara bağlanmaktadır. Çekişmesiz yargı işlerine özgü hukuk yargılaması
yöntemlerini gösteren yasal kurallar bulunmamaktadır. Bu durum hukuk
davalarında iş yükünün artmasına sebebiyet vermektedir.
Hukuk
davalarının büyük bir bölümünde yargılama süresinin uzaması, başta devlet
olmak üzere kamu hukuku tüzel kişilerinin taraf olduğu uyuşmazlıkların
çözümünde kamu avukatlığı kurumunun işleyişinden kaynaklanmaktadır. 4353
sayılı Maliye Vekaleti Baş Hukuk Müşavirliği ve Muhakemat Umum
Müdürlüğü’nün Vazifelerine Dair Kanun’un 32. maddesi genellikle,
bu kanuna tabi kamu kurum ve kuruluşlarının taraf olduğu davalarda verilen
tüm kararlara karşı yasa yollarına gidilmesini zorunlu kılmaktadır.
Mahkemelerin
örgütlenmesinde sulh–asliye mahkemesi şeklinde yapay ve gereksiz bir
sınıflandırmaya gidilmiş olması; yeterli sayıda uzman hakim bulunmamasına
rağmen, Fikri ve Sınai Haklar, Ticaret, İş, Tüketici, Aile ve Çocuk
Mahkemeleri gibi özel görevli uzmanlık mahkemelerinin kurulması, yargıda
görev ve işbölümü uyuşmazlıklarına yol açmakta ve yargılamayı hızlandırması
öngörüldüğü halde bu düzenleme ortalama yargılama sürelerinin uzamasına neden
olmaktadır. Bu özel uzmanlık mahkemelerinin yeniden ciddi bir biçimde gözden
geçirilmesi gerektiği görüşündeyiz.
Aile ve çocuk
mahkemelerinde hakimin yargısal görevlerinde yardımcı uzman sıfatını haiz
psikolog, psikiyatr, pedagog ve sosyal hizmet uzmanı ile sosyal çalışmacı
gibi uzman kadrolarına atamalar yapılmadığı için, kadroların
doldurulamadığı görülmektedir. Bu ise düzenlemenin amacına aykırı sonuçlar
doğurmaktadır.
•
Savcılık uygulamalarında, yeni Ceza Muhakemesi Yasası ile (CMK m. 174)
iddianamenin iadesi kurumu getirilmiş olsa da, tüm usulü gerekler
doğrultusunda olay ve hukuki değerlendirme açısından iyi yürütülememiş
soruşturmalar sonucunda hazırlanmış iddianamelerle, isnat ve iddia konusu
somut eyleme ilişkin tüm kanıtlar toplanamadan, eksik ve isabetsiz hukuksal
nitelemelerle kamu davaları açıldığı görülmektedir. Bunun sonucu olarak
Cumhuriyet savcılıkları tarafından hazırlanan iddianameler ile açılan kamu
davalarının büyük bir oranının beraatla sonuçlandığı anlaşılmaktadır. Bu da
anılan kurumun hizmet kalitesini ve verimini tartışmalı hale getirmiştir.
Nitekim yıllık adalet istatistiklerinin karar türlerine ilişkin oransal
dağılımını gösteren verilerinde, cumhuriyet savcılarının ceza mahkemeleri
nezdinde açtığı davaların, ancak yarısına yakın bir oranında mahkûmiyet
kararı verildiği gözlemlenmektedir. Bu oran örneğin Japonya’da %
98’dir. Yani Japonya’da açılan kamu davalarının % 98’i
mahkûmiyetle, % 2’i ise beraatla sonuçlanmaktadır.
•
Türkiye Adalet Akademisi’nin, akademik, mesleki ve bilimsel
etkinliklerinin yürütülmesi, organizasyonu, finansmanı ve yönetiminde mevcut
kurumsal yapısı ve işleyişi itibariyle, bakanlığa bağlı bir birim olarak
çalışması, onun akademik ve bilimsel geleceğinin siyasi güdüm altına
alınmasına sebep oluşturabilecek bir durumdur.
• Ceza
infaz kurumlarında; hükümlülerin, bireysel özelliklerine, işledikleri
suçların tip ve niteliğine uygun olarak farklı mekanlara yerleştirilememesi,
çağdaş ceza ve infaz sistemlerinin gerekleri karşısında olumsuzluklara yol
açmaktadır.
•
Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu üyeleri, Yargıtay,
Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve üyeleri,
Başsavcıları, Cumhuriyet Başsavcı Vekili, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
ile Sayıştay Başkan ve üyeleri ile ilgili ceza davalarına yüce divan
sıfatıyla bakmakla görevlendirilmiştir. Anayasa’daki mevcut düzenlenme
biçimi itibariyle ‘Yüce
Divan’ kurumu, adil yargılanma ve doğal hakim
ilkeleri göz önünde bulundurulduğunda, yüce divanın oluşumu, yüce divanda
yargılanması öngörülenler, sevk usulü, iddianamenin hazırlanması ile
kararlarına karşı yeniden inceleme ve denetim yollarının açılması gibi
konular bakımından tartışmalara sebebiyet vermektedir. Yeni bir “Anayasa” çalışmaları
nedeniyle gündeme gelen bu konuya açıklık getirilmelidir.
•
Yargılama organları Anayasa’nın 90/son fıkrası çerçevesinde, usulüne
göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmaların iç hukukta doğrudan
uygulanması hususunu gerektiği ölçüde göz önünde bulundurmamaktadırlar. İnsan
hak ve özgürlükleri yönünden son derece önemli olan bu konuda yargıç, savcı
ve avukatların bilinçlendirilmesi için sık sık meslek içi eğitim çalışmaları
yapılmalıdır.
? Hakimlerin
atanma, tayin, nakil ve yetkilendirilme işlemlerinde, çoğu kez uzmanlığa
riayet edilmemektedir. Gerçekten de, uzun süre ceza hakimi veya Cumhuriyet
Savcısı olarak görev yapan bir kimse, hukuk hakimi olarak ilk derece ya da
yüksek mahkemelere atanabilmektedir. Bu durum, uzman hakimlik anlayışına
aykırı olduğu gibi, o hakimin yıllar boyunca edindiği mesleki bilgi birikimi
ve deneyimlerin yararlanılamamasına neden olmakta; ayrıca, yeni atandığı
mahkemede, adeta mesleğe yeni başlamış gibi, ilgili konuları yeniden öğrenmek
zorunda kalmaktadır. En önemlisi bu durum hakimler ile savcılar birlikteliği
açısından ilgi çekici bir tablo oluşturmaktadır. Bu olumsuz durum karşısında,
uygulama hataları yapılabilmekte ve hukuka aykırı kararlar verilebilmektedir.
• Adli
Tıp Kurumu’nun mali, idari ve bilimsel özerkliği sağlanmadan Adalet
Bakanlığı’na bağlı olarak görev yapmakta olması bilirkişilik kurumunun
bağımsızlığı ilkesine aykırılık oluşturduğu gibi aynı zamanda, Emniyet Genel
Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı bünyesindeki kriminal laboratuarların
Adli Tıp Kurumu dışında ayrı ayrı hizmet vermeleri adli tıp ve adli bilimler
alanında hizmet aksamalarına yol açmaktadır.
• Adli
tıp ve adli bilimler alanındaki bilimsel ve teknolojik gelişmelere uygun
olarak, gerektiğinde iddia ve savunma ile işbirliği içerisinde, maddi olayı
ortaya çıkarma amacına ulaşabilmek için, suç yeri incelemesi ve kanıtların
toplanması tekniklerinin uygulanmasında ve kriminolojik analiz
laboratuarlarının çalıştırılabilmesinde merkez laboratuarlar dışında
teşkilatlanma yetersizlikleri ile yetişmiş insan gücü ve teknik altyapı
eksiklikleri mevcuttur. Adli Tıp Kurumu’nun taşra örgütünün yeterli bir
donanım ve örgütlenme biçimine kavuşturulamamış olması adli tıp hizmetlerinin
verimli ve düzenli sunumunu güçleştirmektedir.
•
Ülkemizde adli kolluk ile genel kolluk arasında görev ve yetki alanı
sınırlarını belirleyen yasal bir düzenleme bulunmamaktadır.
Genelde yargı
erki, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesiyle ilgili yaşanan kimi sorunları
bilgilerinize sundum.
Ancak yargının
önemli unsuru olan savunmanın da yıllardır çözülemeyen çok önemli sorunları
vardır. Geçtiğimiz yasama yılında avukatların ve savunma mesleğinin önündeki
engellerin kaldırılmasına ilişkin yetkililerin verdikleri söz ve güvencelere
karşın;
* Yıllarca
yapılan mücadeleler sonunda Avukatlık Kanunu’na konulmuş, mesleğimizin
geleceği açısından son derece hayati önemi olan “sınav” kurumu bir çırpıda kaldırılmıştır.
* Uluslararası
sözleşme ve belgelerde hüküm altına alınan “silahların
eşitliği” ilkesinin yaşama geçmesi için gerekli yasal
düzenlemeler yapılmamıştır.
* Avukatlık
ücretinin bir emek ve uzmanlık karşılığı olduğu bir türlü kavranamamış,
savunma hizmeti ihale konusu mal olarak algılanmıştır.
* Savunma
örgütü temsilcileri avukatlara yapılan ve çoğu ölümle sonuçlanan saldırılar
doğal karşılanmış, siyasi iktidar temsilcileri tarafından hiçbir zaman kınama
ve geçmiş olsun dileği iletilmemiştir.
Yönetimin bu yaklaşımı
bazı kamu görevlilerini daha da saldırgan hale getirmiştir. Nitekim son
günlerde birçok meslektaşımız hukuk ve kural tanımaz kimi polislerin fiili
saldırısına muhatap olmuşlardır.
* Kamu kesimi
avukatları hiçbir zaman hukuk devletine yakışır hukukçu kimliğiyle
algılanmamış ve yıllardır hukukunu savunduğu devlet onların hukukunu asla
korumamıştır.
* Yasada
açıkça hüküm altına alındığı halde, baroların ve Türkiye Barolar
Birliği’nin anayasal konumuna uygun olarak protokol düzenlemeleri bir
türlü çözümlenememiştir.
* Avukatlık
kimliği yasa buyruğuna karşın “resmi
kimlik” olarak kabul görmemiştir.
* Resmi
kurumlarda yasa gereği sağlanması gereken bilgi ve belgeye ulaşma konusunda
gerekli alt yapı oluşturulmamıştır.
* Avukatlar ve
savunma mesleğinin önünü kesen ve yaşam alanını daraltan, Muhasebeci-Mali
Müşavirler, Marka-Patent ve Rekabet vekilliği yanı sıra, Noterlik yasasında
da yeni düzenlemelere girişilmiştir.
* Tüm
bunların yanı sıra ekonomik ve pazarlık gücünü elinde bulunduran uluslararası
hukuk ve avukatlık firmalarına geçit verilmiştir.
* Avukatlık
Kanunu’nun ikinci maddesi hükmüne göre, “yargı organları, emniyet makamları, diğer kamu kurum ve
kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri, özel ve kamuya ait bankalar,
noterler, sigorta şirketleri ve avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde
yardımcı olmak zorundadırlar.” Yasanın bu emri
içselleştirilemediği için yardım bir yana zorluk nedeni de olmaktadır.
Avukatların bu konudaki yakınmaları anlayış değişikliği ve kabullenme
olmadığı sürece de bitecek gibi görünmemektedir.
* Yargının
ayrılmaz bir parçası olan savunma mensuplarının pasaport açısından da bazı
çevrelerce garip karşılanan, ancak bizim hakkımız olduğuna candan inandığımız
sorunları bulunmaktadır. Devletin herhangi bir görevinde birinci sınıfa
yükselenler için tanınan hakların yirmi beş, otuz yıl avukatlık yapmış; baro
başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği başkanlıklarında bulunmuş
meslektaşlarımızdan esirgenmesi başından beri arz etmiş olduğumuz anlayışın
ürünüdür.
* 2001 yılında
ilgili mevzuatta bazı önemli değişiklikler yapılmışsa da Türkiye Barolar
Birliği, barolar ve avukatlar üzerinde Adalet Bakanlığı’nın etkin bir
rolü ve idari vesayeti bulunmaktadır.
Avukatların
mesleki bağımsızlığını güvence altına almaya yönelik olarak, Baroların iç
denetim ve işleyişlerinde, Adalet Bakanlığı’nın avukatlar aleyhindeki
disiplin soruşturmaları ile ceza kovuşturmalarında mevcut etkin rolünün
ortadan kaldırılmasına yönelik hukuksal düzenleme değişikliklerine gidilmesi
gerekmektedir.
*
Serbest avukatlar yönünden, sosyal güvenlik hizmetlerinden yeterli bir
biçimde yararlanmalarının sağlanamamış olması sosyal hak kayıpları
yaratmaktadır.
* Avukatlık
Kanunu ve ilgili diğer mevzuatta yer bulmasına rağmen, avukatların
doğruluğunu tasdik ettikleri belgeler yeterli görülmeyerek ayrıca, ilgili
yerlerden belge aslının celp edilmesi; delil toplama ve tartışma görevinin
etkin biçimde kullandırılmaması yargılamanın uzamasına neden olmaktadır.
* Kamu kurum
ve kuruluşları arasında organizasyon yetersizliği nedeniyle, avukatların
vekil sıfatıyla gördükleri işlerde mesleklerini yürütme olanakları
zorlaştırılmaktadır. Kamuda görevli hukuk müşavirleri ve hazine avukatları,
mesleki bağımsızlık, yetki alanları, mali ve özlük hakları ile hiyerarşik
konumları bağlamında, ciddi sorunlar altında çalışmaktadırlar. Ayrıca, kamuda
görevli hazine ve diğer kurum avukatlarının yasal statüleri ile yetki ve
sorumluluk alanlarının avukatlık mesleğinin doğasına uygun bulunmadığı
gözlemlenmektedir.
* Mesleki
disiplin ve etik ile uzmanlaşmaya gidilememesi gibi temel sorunların çözümsüz
bırakılması savunma mesleğinin saygınlığına gölge düşürmektedir.
* Yaşanan bu
olumsuzluklar yanı sıra, CMK’ da görevli müdafii ve vekillerin aylarca
alacakları ödenmemiş, bu konuda baroların ve Türkiye Barolar
Birliği’nin yetkileri alelacele çıkarılan yasalarla elinden alınmıştır.
CMK hizmetlerinin hukuk büroları eliyle yürütülmesi projesinin ilk ayağı
olarak düşünülen bu değişim meslektaşlarımız arasında tedirginlik
yaratmaktadır. 5560 sayılı yasa ile “adil
yargılama hakkı” bağlamında eşit seviyelerde bulunmaları
gereken, Cumhuriyet savcıları avukatların ita amiri durumuna getirilmiştir.
* Yine
geçtiğimiz yasama döneminde, Sayın Adalet Bakanı’nın her fırsatta yeni
ve çağdaş bir “Avukatlık Yasası
Taslağı” kendilerine sunulduğunda kolaylıkla
yasalaştıracağını sıkça tekrarlamasına ve Sayın Başbakanının sorunların
çözümü için 48 baro başkanı önünde kabinenin üç önemli bakanına talimat
vermesine karşın, savunmanın önündeki sorunlar yumağı eksilmediği gibi yenileri
eklenmiştir.
Dileğimiz 22
Temmuz 2007 günü yapılan seçimler sonrası % 47 gibi büyük bir oy desteği ile
siyasal yaşamımıza yeniden ağırlığını koyan AKP’nin Sayın Başbakanın da
aynı gün açıkça belirttiği gibi yeni bir siyaset anlayışı ve yaklaşımıyla sorunlarımızın
çözülmesidir.
Çünkü;
“Bağımsız
savunma, bağımsız yargının kurucu unsurlarındandır”
“Bağımsız
savunma olmaksızın güçlü ve bağımsız bir yargıdan asla söz edilemez”
“Adil
yargılanma hakkının olmazsa olmaz koşulu bağımsız savunmadır.”
“Hukuk
devletini ve hukukun üstünlüğünü savunmak Türkiye Barolar Birliği ve
baroların asli görevlerindendir.”
“Barolar
ve Barolar Birliği insan temel hak ve özgürlüklerinin ödünsüz
savunucularıdır.”
Tüm bunların
gerçekleşmesi için de savunmanın, avukatların, baroların bağımsızlığını öngören
Havana Kuralları’nın 16. maddesinin, ,“Hükümetler avukatların hiçbir baskı, engelleme, taciz veya
yolsuz bir müdahaleyle karşılaşmadan, her türlü mesleki faaliyeti yerine
getirmelerini sağlar” şeklindeki hükmünün yaşama
geçirilmesi için içtenlikli çabalar gerekmektedir.
Ayrıca
Türkiye’yi ziyaret eden AB temsilcilerinin yargı ve adalet teşkilatıyla
ilgili olarak düzenledikleri son 2005 yılı İstişari Ziyaret Raporu’nda,
avukatlar ve bağımsız savunmayla ilgili öneri ve tavsiyelerinde şu noktalara
dikkat çekilmektedir;
* Uluslararası
standartlara uygun olarak avukatların mesleklerini her türlü korku,
engelleme, taciz ve soruşturma olmaksızın yerine getirmesi yönünde gerekli
önlemlerin alınmasını;
* Adalet
Bakanlığı’nın baroların işleyişleriyle ilgili rolünün, vesayet
uygulamasının kaldırılmasını;
*
Türkiye’deki baroların, yeni ceza adaleti sisteminde avukatların
güçlendirilen rolünü göz önüne alarak avukatlık için gereken nitelikleri,
eğitimleri ve mesleki sorumluluklarını gözden geçirmesini, ayrıca alanların
herhangi birinde tanımlanan ihtiyaçların karşılanması istendiğinde, AB
Komisyonu’nun gerekli yardımı yapmasını,
* Adalet
Bakanlığı’na, avukatların sanıkla ilgili bütün dosyalara ulaşmasına
ilişkin tüm engelleri kaldırmasını teminen bu konuda gerekli yasal
düzenlemeleri yapmasını;
* Bazı
kurumlar, avukat ve müvekkilinin görüşmesi için yeterli zaman
bırakmamaktadırlar, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığının, avukatların
göz altına alınmış olan müvekkilleriyle etkili şekilde görüşebilmeleri için
yeterli zaman ve mekan sorunlarının çözülmesini;
* Adalet
Bakanlığı, avukatların adliyelerde tutuklu müvekkilleri ile gizli olarak
görüşebilmelerine imkan sağlayan tedbirlerin alınması yönündeki tavsiyemizi
kabul etmiş olup, bu tavsiyenin uygulanmasına yeni istinaf mahkemelerinin
inşasında başlanacaktır. Mevcut ceza mahkemelerinde bu tarz görüşme
olanakları tesis edilinceye kadar bakanlık kısa dönemde, avukatların
müvekkilleri ile görüşmelerine imkan verecek geçici tedbirlerin alınmasını
benimsemiştir.
* Uygulamada
duruşma esnasında, avukatların müvekkilleri ile konuşmalarına izin
verilmesinin sağlanması konusunu önemli bir ihtiyaç olarak görüyoruz.
* Duruşma
başlarken, savcı ve hakimlerin aynı kapıdan, aynı anda duruşma salonuna
girmelerine karşın, avukatların duruşma salonuna halkla birlikte ayrı bir
kapıdan girmeleri zorunluluğu durumu halen devam etmektedir. Hakim duruşma
salonundan ayrılırken savcıda hakimle birlikte aynı kapıdan çıkmakta ve
savunma avukatı güvensiz bir biçimde halkın kullandığı kapıdan çıkma
durumunda bırakılmaktadırlar.
Adalet
Bakanlığı, hakimlerin karar vermek üzere müzakereye çekilmek için duruşma
salonunu terk ettikleri anda, savcılarında aynı anda salondan ayrılmamaları
gereğinin vurgulanacağı eğitim programlarının düzenlenmesini, Adalet
Akademisine tavsiye etmeyi kabul etmiştir. Cumhuriyet savcılarının duruşma
salonlarına, hakimlerden ayrı bir kapıdan girmelerinin ve ayrılmalarının
sağlanması konusunda gerekli önlemlerin alınmasını tavsiye ediyoruz,
*
Türkiye’de savcılar duruşmalar esnasında, hakimlerin yanında ve onlarla
aynı seviyede olan, zeminden yüksek bir platformda oturmaya devam
etmektedirler. Bu arada savunma avukatları da, dinleyiciler ve sanıklarla
aynı seviyede ve salonun zemininde bir masada oturmaya devam etmektedirler.
Adalet Bakanlığı prensipte, savcıların duruşma salonlarındaki konumunun
avukatlarınki ile eşitleneceği konusunda fikir birliğine varmış ancak gerekli
yasal düzenlemeyi hala yapmamıştır.
* Avukatların
mesleki görevlerinin yasal olarak icrası ile ilintili eylemler nedeniyle veya
ifade özgürlüğü hakkının yasal olarak kullanılması sonucu ceza soruşturmasına
konu oldukları olayların görülmesi devam etmektedir. Polis, Jandarma ve Cumhuriyet
Savcılarının avukatları müvekkillerinin işlemiş oldukları suçlarla
ilişkilendirilmelerinden kaçınmalarının ve avukatların mesleki görevlerini
tehdit, engelleme, taciz veya soruşturma olmaksızın uluslararası standartlar
paralelinde icra etmelerine müsaade edilmesinin sağlanması konusunda, ilgili
devlet organlarından gerekli tedbirleri almasını önemle vurgulamaktayız,
* Adalet
Bakanlığı, baroların faaliyetleri ile ilgili rolünü korumaya devam
etmektedir. Avukatların disiplin suçlarıyla ilgili TBB tarafından alınan
kararların tümünün Adalet Bakanlığı’na sunulması gerekliliği
bulunmaktadır. Ayrıca, Avukatlık Yasası’nın 58. ve 59. maddeleri ile
bir Türk avukatı aleyhine, mesleki çalışmalarını sürdürürken işledikleri
suçlar nedeniyle yürütülecek bir cezai takibat için Cumhuriyet Savcısı Adalet
Bakanlığı’ndan izin almak durumundadır. Adalet Bakanlığı, baroların
çalışmaları üzerindeki etkisinden feragat etme konusunda her hangi taahhütte
bulunmamıştır.
Avukatlar
aleyhine yürütülen disiplin işlemleri için TBB’ne itiraz edilmesi,
yargı dışı süreç açısından nihai itiraz aşaması olması ve Avukatlık
Yasası’nın 58.ve 59. maddelerinin, avukatların mesleki çalışmalarını
icra etmeleri esnasında işledikleri suçlar nedeniyle aleyhlerine yürütülecek
ceza takibatlarında Adalet Bakanlığı’nın tesirini ortadan kaldıracak
tarzda değiştirilmesini öneriyoruz demektedirler.
Yeni yasama
döneminde barolar ve barolar birliği olarak çalışmalarımız bu ilkelerin
yaşama geçmesi için olacaktır.
Çünkü;
savunmayı çökertip yargıyı ayakta tutmak mümkün değildir. Güçlü yargı ancak
güçlü ve bağımsız savunmayla mümkündür.
Genelde yargı
özelde savunma adına izlenen yol, geçmişten günümüze tarihi süreç içinde
hiçbir siyasal iktidara yarar sağlamamıştır. Çünkü unutulmasın ki, savunma
çökerse yargı da çöker ve hep beraber altında kalırız.
Yargıda bunca
sorun orta yerde dururken 59. hükümetin Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek
bakanlıktan ayrılırken yaptığı veda konuşmasında, “...yoğun çalışmalar yürütülmüş ve bu dönem yargı reformunun
başarıyla gerçekleştirildiği bir dönem olmuştur...”
demiştir. Burada bir yanlış anlaşılma var. Ya bizim yapılan reformlardan
haberimiz yok, ya yapılan sınırlı iyileştirmeler abartılarak “yargı reformu” olarak
nitelendirilmektedir. Bu durumun somut kanıtı istinaf mahkemeleri konusunda
yaratılan karmaşadır.
Bilindiği
üzere 5235 sayılı “Adli Yargı ilk
Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve
Yetkileri Hakkında Kanunun” 25. ve takip eden maddeleri
gereğince Bölge Adliye Mahkemelerinin kuruluşu düzenlenmiştir.
Gerek HUMK
gerekse CMK’da kanun yolu olarak istinaf yolu düzenlenmiş buna ait
madde düzenlemeleri getirilmiştir.
5235 sayılı
Yasa’nın geçici 2. maddesi; “Adalet
Bakanlığı, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren engeç iki yıl
içerisinde 25. maddede öngörülen bölge adliye mahkemelerini kurar. Bölge
Adliye Mahkemeleri’nin kuruluşları yargı çevreleri ve tüm yurtta göreve
başlıyacakları tarih, resmi gazetede ilan edilir.” hükmü
amir bulunmaktadır.
Yasa hükmü
gereği Adalet Bakanlığı, Yüksek Hakim ve Savcılar Kurulunun olumlu görüşünü
alarak 18.05.2007 Tarihli Bakanlık Oluruyla İstanbul, Bursa, İzmir, Ankara,
Konya, Samsun, Adana, Erzurum ve Diyarbakır’da Bölge Adliye
Mahkemelerinin kuruluşunu duyurmuş, yargı yetkisini coğrafi olarak
belirlemiştir.
Ancak;
bakanlık duyurusunda, bina ve araç gereç ihtiyacının henüz sağlanamadığı
belirtilerek Bölge Adliye Mahkemeleri’nin tüm yurtta göreve
başlıyacakları tarihin koşullar sağlandıktan sonra ayrıca belirleneceği
belirtilerek, açılışı süresiz bir şekilde ertelemiş bulunmaktadır.
Yasa hükmüne
rağmen Bölge Adliye Mahkemeleri’nin zamanında açılamaması nedeniyle
eski temyiz usulü devam etmektedir.
Kuşkusuz 59.
hükümet döneminde örneğin adliye binaları gibi, yargıyla ilgili kimi önemli
iyileştirmeler yapılmıştır. Ancak bunları tüm sorunların çözüldüğü köklü ve
kalıcı bir “yargı reformu”
gibi değerlendirmeye olanak yoktur.
Mevcut
kronikleşmiş yargı sorunlarına, kolaycılığa kaçan ve bütünü görmezden gelen
böylesine bir anlayışla yaklaşırsak daha uzun yıllar sorunları bu kürsülerden
tartışmak durumunda kalacağımızı üzüntü ile vurgulamak isterim.
Sayın
Cumhurbaşkanım,
22 Temmuz
Milletvekili Genel Seçimleri, demokrasimizin mevcut eksikliklerini yeniden
değerlendirme ve giderme sürecinde önemli bir aşama oluşturmuştur. Hangi
siyasi görüşe sahip olursa olsun, insanların yıllık tatillerini bölerek kendi
adayına ve partisine oy vermek için büyük özverilerle sandıklara koşması, oy
verme işlemlerinin sakin ve huzur içinde tamamlanması, sonuçların kısa sürede
alınması, aynı gün Sayın Başbakanın toplumun bütün kesimlerini kucaklayan
birleştirici konuşması, halkımızın demokrasiye ve özgür seçimlere olan
duyarlılığı olarak algılanmalı ve seçimlerin olumlu yanı olarak kabul
edilmelidir.
Halkımızın bu
tutarlı davranışına karşın, hiçbir Avrupa ülkesinde bulunmayan %
10’luk seçim barajı, milletvekili adaylarının saptanma yöntemi, yarısı
TMSF ve dolayısıyla hükümet güdümündeki medyası, hiçbir beyana, sınırlamaya
ve denetime tabi olmayan seçim harcamaları, hiçbir etik kural tanımayan ve
halkı bilgilendirmeyi amaçlamayan her türlü maddi ve moral değerin siyasi
sömürü aracı yapıldığı seçim propagandaları seçimin olumsuz ve eleştirilen
yanını oluşturmaktadır.
Yine son
günlerde basına yansıyan ve seçimlerin meşruiyetini tartışmaya açabilecek
iddiaların ve ithamların Yüksek Seçim Kurulu tarafından en kısa sürede
açıklığa kavuşturulması gerektiği kanısındayız. Aksi takdirde bu tartışmalar
devam ettiği sürece TBMM, siyasal iktidar ve Türk demokrasisi yara alacaktır.
Tüm bu gelişmeler sonrası yapılması gereken, önümüzdeki yasama dönemini iyi
değerlendirerek, seçim sistemimiz ve siyasi partiler sistemimizi,
demokrasimizi daha da geliştirecek bir içeriğe kavuşturmak temel hedef
olmalıdır. Aksine bu düzen sürdürüldüğü sürece defolu demokrasiden, eksiksiz
demokrasiye geçmemiz mümkün olamayacak ve eleştiriler artarak sürecektir. Bu
konuyla ilgili olarak 18-19 Ekim 2007 tarihlerinde Ankara da tüm siyasi parti
ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinin katılımıyla önemli bir etkinlik
yapacağız.
Milletvekili
genel seçimlerinden sonra oluşan siyasal yapı sonucu, ulusal ve uluslar arası
yorumcuların da açıkça vurguladıkları gibi, ülkemizde 23 Temmuz 2007 gününden
itibaren farklı bir dönem başlamıştır. Halkımızın oylarıyla oluşan bu yeni
dönemi demokratik olgunlukla karşılayarak, yapılacak destek ve eleştirilerin
bu anlayış içinde sürdürülmesi gerektiğine inanmaktayız. Çünkü yapılan bunca
tartışma, eleştiri ve gerilimlere karşın, ülkemizin aydınlık ve çağdaş
geleceğinin eksiksiz demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve tüm kurum
ve kurallarıyla işleyen hukuk devletinde olduğuna inancımız tamdır.
Sayın
Cumhurbaşkanım,
Cumhurbaşkanlığı
seçiminden önce, TBB’ni ziyaret ederek adaylığınızı ve buna ilişkin
düşüncelerinizi bizlerle paylaştığınız için tekrar teşekkürlerimizi arz
ediyoruz. Ziyaretiniz sırasında adaylığınızın seçim sonuçları ve pozitif
hukuk kuralları karşısında son derece doğal, aday olduğunuz takdirde seçilmenizin
kesin olduğunu, bütün bunlara karşın özveride bulunmanızın sizi
yücelteceğini, halkın yüreğinde yer alacağınızı, bunun ise ülkedeki siyasi
havayı yumuşatacağını, bu süreçte buna çok ihtiyacımız bulunduğunu, ayrıca
bireysel olarak kimi kurum ve ilkelere bakış konusunda ciddi görüş
farklılıklarımız olduğunu, tüm bu istemlerimize karşın seçildiğiniz taktirde
başarı dileklerimizle kutlayacağımızı, ülkemizin aydınlık geleceği için
yapacağınız her türlü çalışmaya kurumsal olarak duraksamadan katkı vereceğimizi
bilgilerinize sunmuştuk.
Ülkemizin son
derece önemli iç ve dış sorunlar sarmalıyla çevrili olduğu bir dönemde
Cumhurbaşkanlığına seçildiniz, sizi tekrar kutluyor ve başarı dileklerimizi
arz ediyoruz. Ziyaretiniz sırasında vurgu yaptığınız “...Bir ülkenin ekonomisi ve maliyesi şu ya
da bu şekilde iyileştirilebilir, düzeltilebilir. Önemli olan o ülkede ‘evrensel
hukuk kurallarını, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü ve en önemlisi hukuk
devletini’ egemen
kılmaktır...” sözlerinizi ülkemiz geleceği için önemli bir
güvence olarak görüyoruz.
Yargı
bağımsızlığı ve yargıç güvencesinin tam olarak sağlandığı, savunma hakkının
engellenmediği, adil yargılanma hakkının yaşama geçtiği, hak arama,
örgütlenme, düşünce ve ifade özgürlüklerinin önündeki tüm engellerin
kaldırıldığı, insan hak ve özgürlüklerinin evrensel belgelerdeki ölçütler
dışında kısıtlanmadan uygulandığı, yurttaşlar arasında dil, din, ırk ve
mezhep ayrımının yapılmadığı, yasaların tüm yurttaşlara eşit uygulandığı,
işkenceden söz edilmediği, rüşvet, yolsuzluk ve kara para ile mücadele için “siyasi ahlak yasası”
dahil gerekli tüm hukuki düzenlemelerin yapıldığı, TBMM üyeliğinin korunma ve
kişisel güvence aracı olarak değil ülke insanına hizmet olarak algılandığı,
manevi ve moral değerlerin siyasi sömürü aracı yapılmadığı, ekonomik ve
sosyal hakların özellikle sendikalaşma ve grev haklarının İLO standartlarına
kavuşturulduğu, ırkçı ayrımcılığa dayanan terör eylemlerinin sona erdiği,
polisin şiddet kullanmadığı, linç girişimlerinin yaşanmadığı, töre cinayetlerinin
ve kadınlara ayrımcılığın son bulduğu, Danıştay saldırısı, Hrant Dink
cinayeti ve Malatya katliamı gibi yüz kızartıcı olayların bir daha
yaşanmayacağı; çevre bilinci ve yurt sevgisi yanında, barış, kardeşlik, huzur
ve güvenin yeşerdiği; hukukun egemen olduğu, antidemokratik darbe ve müdahale
girişimlerinin akıllardan dahi geçirilemediği, bir Türkiye umut ve özlemiyle
size saygılarımı arz eder, beni sabırla dinleyen tüm konuklara saygı, sevgi
ve teşekkürlerimi sunarım.
Avrupa Birliği Komisyonu’nun görevlendirdiği uzmanlarca
hazırlanmış olan bu ‘İstişarî Ziyaret Raporları’ndaki hususlara
ilişkin saptamalar ve tavsiyelerin ayrıntıları için bkz..: Türkiye Cumhuriyetinde Yargı Sisteminin İşleyişi,
İstişarî Ziyaret Raporu 28 Eylül–10 Ekim 2003,
(Hazırlayanlar: Kjell Bjornberg/Paul Richmund), Avrupa Birliği Komisyonu,
113-117 (Orijinali 156 sayfa olan bu Raporun Türkçe çevirisi için: T. C.
Adalet Bakanlığı Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü tetkik hâkimleri); 2004
İstişarî Raporun Türkçe çevirisi: Türkiye
Cumhuriyetinde Yargı Sisteminin İşleyişi, İstişarî Ziyaret Raporu 11-19
Temmuz 2004, (Hazırlayanlar: Kjell Bjornberg/Paul Richmund), 113-117
(Orijinali toplam 177 sayfa olan bu 2004 İstişarî Raporun Türkçe çevirisi: T.
C. Adalet Bakanlığı Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü tetkik hâkimleri); Türkiye Cumhuriyetinde Yargı Sisteminin İşleyişi,
İstişari Ziyaret Raporu 13 Haziran- 22
Haziran 2005, Hazırlayanlar: Kjell Bjornberg/Ross Cranston,
Avrupa Birliği Komisyonu Brüksel (Tercümesi: T. C. Adalet Bakanlığı Avrupa
Genel Müdürlüğü Tetkik Hâkimleri).
Hukuk ve ceza mahkemelerinde açılan davalar itibariyle gelen
çıkan dava dosyası ve iş durumları ile gün olarak ortalama yargılama süreleri
hakkında ayrıntılı bilgi ve ilgili diğer istatistiksel veriler için bkz. ve
krş.: T. C. Adalet Bakanlığı Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü, Adalet İstatistikleri Yıllığı, Ankara
2004.
|