YIL: 13

SAYI: 148

NİSAN 2010

 

 

önceki

yazdır

 

 

 Yrd.Doç.Bülend Aydın ERTEKİN

 

   

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE MESLEK ETİĞİNİN UYGULANABİLİRLİĞİ BİR GERÇEK Mİ YOKSA BİR MİT Mİ?


 ÖZET

 

Meslek etiği kavramı, herhangi bir toplumun tüm alt yapı ve üst yapısını şekillendiren kurum, kuruluş, güçler, şirketler ve meslek grupları bünyesinde önem ihtiva etmektedir. Bu konuda yapılan çalışmaların aralıksız sürmesi de bu önemi ayrıca perçinlemektedir. Ancak, meslek etiği ilkelerinin çeşitli meslek gruplarının her biri için ayrı ayrı tanımlanmasından dolayı ilkelerin formülasyonunda ve kodlanmasında belli sorunlar olsa da, esas temel sorunun toplumların değer yargılarına göre oluşan göreceliğe ilişkin bakış açılarının hangi oranda asgariye indirilerek, genel kabul görmüş çözümlerin, tanımlamaların ve yargılamaların yapılacağıdır. Teoride söz konusu olan bu tanımlamaların yapılması, özellikle gelişmiş ülkelere göre gelişmekte olan ülkelerde kendisini toplumun her kademesinde hissettiren elitizmin meslek etiği ilkelerinin toplum lehine uygulanmasını olumsuz olarak etkilemektedir.

Anahtar Kelimeler: Meslek etiği, meslek ahlakı, demokrasi, görecelik

 

ABSTRACT

The concept of business ethics plays an important role in the framework of the institutions, establishments, corporations / companies and business groups, which form all the substructure and superstructure of a given society.  The continuity of the studies focusing on that point fortifies also this importance matter. However, although there are some problems about the formulation and codification of these principles because of the definition of the business ethics for each business group, the basic problem lies on how to reduce the point of views related to the concept of relativity that had been created according to the judgment values of the societies by concretizing commonly accepted solutions, definitions and judgments. Naturally, while the formulation of that sort of definitions seems easily done, the elitism that makes felt itself in each level of the societies, especially in the developing countries in comparison to the developed countries, damages the application of the principles of the business ethics on behalf of the society.

Key words: Business ethics, business moral, democracy, relativity

 

I.         Giriş

Meslek etiği kavramının uygulanabilirliği 21.yüzyıl uluslararası sistemi içinde yer alan tüm ülkelerin temel sorunlarından birisini teşkil etmektedir. Bu sorun veya sorunsallık bir bakıma da ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre değişim gösterebilmektedir.  Uluslararası sistemde, çok uzun bir süreçten beri meslek etiğinin tartışılır olması ve meslek etiğinin önemine ilişkin belli normların uygulanmaya çalışılması doğal olarak bu kavramın, sadece bir kavram olarak kalmayıp, reel olarak da, nano-mikro düzeyde bilinçaltı-beyin, mikro düzeyde kişi-vatandaş, makro düzeyde toplum-toplum kurumları ve ultra-makro düzeyde de uluslararası aktörler ile uluslararası sistem üzerindeki etkisinden dolayı önem kazanmasından ileri gelmektedir. 

Bu etkileşimin, olumlu etkileri olduğu gibi uygulanmama durumunda ise, toplum ve onu meydana getiren bireyler ve bu bireylere karşı sorumluluğu olan kurumlar ve dolayısıyla da üst kurum olan devlet üzerinde olumsuz anlamda, sosyo-psikolojik, kültürel, ekonomik, siyasi etkileri olabilmektedir. 

Öncelikle, mesleklerini uygulayanların, meslek etiğine göre davranıp davranmadıkları tartışılırken, meslek etiğinin uygulanmaması durumunda, temsil ettikleri meslekten bir mesleki sınıfı yaratmaları, icra ettikleri mesleğin kendilerini elitleştirmesi durumunda birer elit gibi davranmaları veya konum elde etme, maddi avantajlar ve sosyal güvenceler ile yine ülkenin gelişmişlik düzeyine göre kendi aidiyetleri içinde yer aldıkları sınıf veya mesleki sınıflarının katalizör rol oynaması neticesiyle orta-üst sınıfa yerleşmeleri veya doğrudan doğruya marksizan sınıf hiyerarşisi içinde üst sınıf üyesi olabilmeleri veya üst sınıfta kalmak için verdikleri çıkar çatışmaları / mücadeleleri ayrı bir sosyo-ekonomik gerçeği beraberinde getirmektedir.

Meslek etiğinin uygulanmamasının getireceği temel sorunlardan birisi de; uygulanmayan ve sadece manipülatif amaç ile kullanılan, kamu ve toplum çıkarından önce icra edilen mesleğin, temsil edilen mesleki sınıfın veya aidiyet sınıflarının çıkarının ön planda tutulmasının yaratacağı olumsuz etkilerdir.

Diğer önemli bir nokta da, önceliğin toplum çıkarının dışında tutularak yapılan mesleki bir pratiğin, toplumsal gelişmeden ziyade statü, sermaye kazanımı açısından sadece bireysel, elitsel veya sınıfsal aidiyetlerine bir katkı sağlayacağı mümkün olmasına rağmen yine de toplum içinde icra ettikleri meslek dolayısıyla sundukları hizmetten yine toplumun (toplum ve bireylerinin) genel veya kısmi bir bedel ödeyerek faydalanmaları veya çoğu sosyal-devlet temelli ülkelerde olduğu gibi, örneğin sağlık ve eğitim sektörlerinde toplumun üst kurumu olan devletin bu faydalanmanın bedelini üstlenmesi ile bir döngü oluşması ve bu döngünün getirdiği karşılıklı bağımlılıkla da sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel veya kurumsal varlıklarını sürdürebilmeleridir. 

Bu çalışmadaki tanımlamaların, her meslek grubuna da uygulanabilirliği söz konusu olabileceği gibi, bu çalışmanın esas hedefini iletişim alanındaki medya etiğinin algılanması oluşturmaktadır.  Ancak elitizme karşı olan eleştirimiz sadece elitizmin varlığını sürdürdüğü alanlarda meslek etiği kavramının uygulanamayacağını vurgulamaktır. Aksi takdirde, bu çalışmada yapılan bu vurgulamaların,  bir toplumda işgücü bölüşümü varlığının ve buna bağlı olarak çeşitli mesleklerin üst kültürü belirlediğinin reddi şeklinde bir çıkarsama ile yorumlanmaması gerekmektedir.

Ayrıca, okuyucu açısından, bu çalışma bir örnek olay ve örnek ülke temel alınarak yapılan bir çalışma olmayıp, siyaset bilimindeki temel kavramlardan yararlanılarak yapılan makro düzeydeki bir analizi oluşturmaktadır.

 

II.        Meslek Etiği İlkelerinin Uygulamada Etkili Olamama Nedenlerine İlişkin Sorgulamalar

Belirli meslek etiği ilkeleri olduğu söylenen ve bir anlamda da bu meslek etiği ilkelerinin formüle edilerek kodlandığı mesleklerde, ilgili meslek grubu üyelerinin ilgili mesleğin etik kurallarına uyulmasına yönelik, bir meşruluk ortamı, otorite gücü veya cezai yaptırımın boşluğu olduğundan meslek etiği ilkelerinin istenildiği gibi bir vicdani kontrol mekanizması şeklinde işlemesi zaten düşünülemez.

Oysa vicdan, Montaigne’in ifadesiyle; görmediğimiz ancak bir işkenceci ruhuyla bizi kırbaçlayan kamçıdır. (Selçuk,1999: 163)[1] Bu doğrultuda, meslek etiği ilkelerine uyulması öncellikle vicdani bir sorumluluk içinde meslek üyesinin (meslekinin) kendi mesleğine, kendine, çalıştığı iş sektörüne, topluma, vatandaşı olduğu devlete ve her şeyden öte dünyaya karşı sorumluluğunun bir parçası olduğu takdirde, uygulanabilirliği söz konusu olabilir.

Meslek etiğine uyulmadığının açık ve seçik görüldüğü durumlarda olumsuzluklarla görülmektedir. Örneğin, medya sektöründe “kişi haklarına saldırı”, “kişiye iftira /hakaret” gibi eylemler, tıp alanında, hastaları fakir / zengin diye ayıran bir sağlık hizmeti anlayışı  (doktor, hastane yönetimi ve tüm bu olumsuzlara imkân veren sosyal politikalar ve bu politikaları uygulamak ile hükümlü resmi organların sorumlulukları da dâhil olmak üzere) gelişebilmektedir. Demokrasinin eksik olduğu ülkelerde ise yargı önünde eşit bir şekilde yargılanma hakkından faydalanamama veya sosyal statünün yargıç önünde yargılanan kişiye imtiyaz kazandırması şeklinde meydana gelen olumsuzlar söz konusu olabileceği gibi, , yargıçların elinde bulunan büyük güce siyaset ile yapılan müdahalede adaletin kirlenmesine neden olabilir (Selçuk,1999: 81). Ancak diğer taraftan, demokrasinin tam olarak uygulandığı ülkelerde görünen diğer bir gerçek ise  “[Ö]zgürlükçe demokrasi, dikastokrasiye (yargıçlar yönetimi) izin veremez.” (Selçuk,1999:81).

Tabii ki, demokrasilerin az olduğu ülkelere bu türden bir eleştiriyi genelleştirerek yapmak haksızlık olabilir. Örneğin, yukarıda yaptığımız saptamanın tam tersi bir örneğin 2009’da Sırbistan’da yaşandığı görülmektedir. İnsan hakları ihlalleri ile 1990’lı yıllarda Avrupa ve dünya barışı için tehdit oluşturan Sırbistan’da stadyumda içki içtiği için Sırbistan Devlet Başkanı Boris Tadiç’in Sırbistan yasalarına aykırı davranmaktan yargılandığına şahit olunmaktadır.(France 24) Ancak, bu bireysel olayın, Sırbistan’da hukuk alanında meslek etiği ilkelerine bağlı kalınmasından mı? Yoksa Sırbistan anayasasına göre, vatandaş eşitliğinin gözlenmesinden mi? Veya Avrupa Birliği’ne hatta NATO’ya girme çabaları olan Sırbistan’ın geçmişte kötü olan “iyi hal” notunu Avrupalı ülkeler nezdinde yükseltmeye yönelik politik çabalarından mı? İleri geldiği yine ayrı bir soru işareti olarak cevapsız kalmaktadır.

Bu soru işaretlerinin de, tam olarak analizi ayrı bir sıkıntı yarattığından, meslek etiğinin netice itibariyle, tümüyle; eylemlerin somutlaşmaması, bilinçaltında saklı tutulması, art niyetli düşüncelerin (bu da göreceli bir kavramdır) eyleme dökülmediği sürece bilenememesi, manipülatif stratejilerin kurgulanması, belli bir düşünce adına çalışma, sübjektif olma, taraflılığın veya taraftarlığın bazen özellikle medya sektöründe “yanlı haberme” veya “haber geçme” olarak adlandırılması gibi durumlarda esasen ispatlanamayan ancak soyut bir itaatsizlik olarak da tanımlanabilir. (Chomsky, 1999: 209-262)

Çeşitli meslekleri icra edenlerin tam anlamı ile meslek aşkı ile idealist olmaları beklenemeyeceği gibi, çeşitli mesleklerin özellikle gelişmekte olan ve demokrasileri tam oturmamış ülkelerde de bahis konusu meslek sahiplerine, otorite, imtiyaz, statü, elitlik, karar mekanizmasında yurttaştan önce öncelikli davranma eşitsizliği uygulanabilmektedir. Bir bakıma, elit sınıf olarak adlandırılan sınıf üyelerinin hukuk alanında bile, kolayca yargılanamama veya yargılanma durumunda makam ve onurunun zedeleneceği gibi korumacı yaklaşımlar sergilenerek, diğer ülke vatandaşlarına göre kendilerine bir ayrıcalığın uygulanması, ayrıca soyut veya somut avantajları elde etmeleri, gelişmekte olan ülke sendromlarının en bariz yaşanan örneğini teşkil etmektedir.

Bir başka deyişle de, belirli meslek sahiplerinin belirli açılardan sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel imtiyazlarının olması diğer toplum üyeleri ile aralarında hak ve hakları kullanma eşitsizliği yaratmış olsa da, elit sınıfların toplum ve toplum kurumlarında veya nezdinde elde ettikleri imtiyazların eşitsizliğinin deliller ile ortaya konduğu en somut yer hukuk alanıdır. Hatta Afganistan’da olduğu gibi demokrasinin kısmi ve göreceli uygulandığı ülkelerde seçimlerin olması ve siyasi partilerin varlığı bu imtiyaz eşitsizliğini kamufle eden araç olarak görülebilir. Diğer bir ifade ile de, bazen gelişmekte olan ülkelerde uygulanan klasik demokrasinin hukuk eşitliğini sağlamada bir amaç değil, elit sınıfların iktidarını ve imtiyazını örtmede / gizlemede bir araç olarak kullanıldığını siyaset biliminde yer alan elitizm ve elit sınıf eleştirisini (Roskin ve diğerleri, 2010:26,102-104) temel referans alarak söyleyebiliriz. 

Böyle bir durumda, demokrasinin tam olarak uygulanmadığı toplumlarda ise yolsuzluk ve usulsüzlüklerin yer aldığı bir yapıdan bahsedebiliriz. Aktan’a göre de ; “Aslında yolsuzluk devlet yönetimindeki kirlilikleri ifade etmek için yetersiz bir kavram. Yolsuzluk ile daha ziyade maddi ya da gayri maddi bir çıkar temin edilerek yapılan usulsüzlükler anlatılmak isteniyor. Rüşvet, irtikâp ve torpil yolsuzlukların başlıca türleri. Oysa günümüzde devlet yönetiminde ortaya çıkan kirlilikler bunlarla sınırlı değil...” (Aktan,1999:59)

Bu bağlamda, bu incelemede, doğal olarak, meslek etiğinin normlara göre icra edilip edilmediğinin tespitinde, bireysel ve kısmi olayları veya aykırılıkları genele oturtamayacağımız gibi, meslek etiğinin hangi meslek grupları tarafından meslek etiği normlarına göre tam olarak uygulanıp uygulanmadığının tespit edilmesi de ulusal veya uluslararası inceleme, gözlem, rapor ve maddi veya cezai yaptırım verileri ile ölçülebilmesine bağlı olduğundan belli sınırlar içinde ele alınmaktadır.

 Diğer önemli bir zorluk ise, meslek etiği normlarına uyulup uyulmadığının incelenmesinin mümkünlüğü ancak denetim ve eleştirilere açık, uygulamaların şeffaf olduğu, hukukun üstünlüğünün ve uygulamasının tüm bireylere sınıf, statü, meslek farkı gözetilmeden yapıldığı demokratik ülkelerde söz konusu olabileceğidir. Örneğin, obdusmanlık ve deontoloji gibi sistemlerin yaygınlaşamadığı ülkelerde kurumları, şirketleri, incelemek, araştırmak ve hatta eleştirebilmek oldukça zordur. Obdusmanlık gözlemleri ve denetimlerinin olmadığı veya eksik olduğu, deontolojik kuralların uygulanmasının genelleşemediği ve her şeyden önce de,  hukukun üstünlüğünün tanınmadığı, yargının, yasama ve yürütme erklerinin kuvvetler ayrımı ilkesine göre demokratik rejimin sürdürülmesinde etkin olmadığı toplumlarda, zaten meslek etiğinin varlığından bahsetmek çok afakî olup, katları, duvarları olmayan bir temel üzerine çatı örtme girişiminde bulunmak ile eş değerdedir.    

Bu çerçevede, makro düzeyde ve genel anlamda uluslararası sistemde yer alan meslek etiği kavramının uygulanabilirliğine ilişkin bir eleştiri ortaya koyduğumuzda, bu varsayımımızı ve saptamamızı kuvvetlendiren temel nokta ise, meslek etiğinin demokratik olmayan veya görünürde demokratik olup yasama, yürütme ve yargının kısmi veya genel anlamda vesayet altında olduğu ülkelerde tam anlamıyla uygulanamayacağı yönündedir.  Bir bakıma, geçmişte 1970 ve 80’lerin Latin Amerika ülkelerinde, 21.yüzyılda askeri darbelere maruz kalan Afrika ülkelerinde ve 2003 yılından beri Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgal altında bulunan Irak ve Afganistan gibi sosyo-ekonomik düzeyleri düşük olan ülkelerde, yargının, yasamanın, yürütmenin ve dördüncü kuvvet olan medyanın meslek etiği kurallarına uyarak bir mesleki davranış sergilediği oldukça şüphe yaratmaktadır. Belki bu nedenle, 80’li yıllara kadar tüm dünyada sadece gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde 21.yüzyılda ise, kısmen Afrika veya Asya’nın geri kalmış ülkelerinde uygulanan vesayet rejimlerinde, mesleklerin meslek etiğini hangi ölçülerde yerine getireceği veya getirdiği ayrı bir soru işaretidir.  

Bu şüphenin yarattığı genel fikre göre de, demokrasinin azlığı, eksikliği ve kısmi veya genel olarak kontrol edilmesi, müdahale edilmesi özellikle bir devletin var olma potansiyelini sürdüren, devam ettiren yasama, yürütme ve yargı erkleri gibi devlet erklerinin tümü ile, “de jure” olmasa dahi “de facto” olarak bu üç erkin işleyişlerini denetleyen veya toplumu bilgilendiren 4.kuvvet medyanın meslek etiğini uygulayabilme gücünü zayıflatacağı yönündeki varsayımımızı oluşturmaktadır.

Etik normlara uymayan ve istediği gibi hareket ederek, sapma, manipülasyon yapan, yanlış (yalan) haber veren (Shah, 2006) veya vesayet altına girme riskine giren veya taşıyan ve bu erklere bağlı çalışan mesleki kurumların da, mesleklerini meslek etiği normlarına göre icra etmeleri beklenemeyeceği gibi, bir hukuk devletinde, erklerin hukukun üstünlüğünü göz önünde bulundurmaları hukuk yasalarına göre hareket etmeleri var sayılır. Meslek etiğine göre davranmayan meslekilerin etik dışı yapacakları davranışların, hukuki yaptırımlara ve cezaya maruz kalmasıyla yok edilmeye çalışılması veya en azından en aza indirilmesi gereklidir.

Bu bağlamda, hukukun üstünlüğünün olmadığı ülkeler için, siyaset bilimi literatürüne göre, “polis devleti”, “jandarma devleti”, “cunta devleti”, “sivil dikta”, “yargıçlar diktası”, “totaliter rejim” veya “totaliter devlet” gibi tanımlanmalar mümkün olduğu gibi, hukukun her vatandaşa eşit olarak uygulanmadığı, elitlerin siyasi karar mekanizmasında milletten ve demokratik temayüllerden önce yer alması, hukukun olmadığı yerde meslek etiğinden bahsetmenin yaratacağı sanallığı ve teorik formülasyonu beraberinde getirecektir. 

Bir taraftan, meslek etiğine ne kadar uyulup ne kadar uyulmadığına ilişkin kısmi veya genel bir tespitin yapılabilmesi oldukça zor olurken, diğer taraftan da, meslek etiğinde ne kadar objektif ve eşit olunacağı ve kişisel çıkardan çok toplum çıkarına hizmet edilebilirliğinin sınırı ve açısı da kişisel düzlemde değiştiğinde nasıl bir tanımlama getirilebileceğinin sorgulanmasının zorluğudur. Bu açıdan hareket ettiğimizde, kimilerine göre siyasi veya ideolojik olan bir karar, hukuksal; kimilerine göre de,  kişisel olan bir karar objektif olabileceği gibi göreceliğe göre karşıt bir kanıyı oluşturabilir.

 

III.      Meslek Etiği Kavramının Tanımlanması

Öncelikli olarak felsefenin temel konuları arasında yer alan incelemeler arasında doğa felsefesi (Gökberk, 1980:20-41), insan felsefesi (Gökberk, 1980:42-93) gibi konulara yer verildiği gibi, ahlak felsefesi (etik) tarihsel süreçte felsefenin başlı başına incelemeleri içinde yer almıştır. Felsefe biliminin, inceleme sahası içinde incelenen “etik” ile bağlantılı birçok tanımlama da  “ahlak felsefesi” adıyla tanımlamasından ötürü özellikle bilimsel inceleme ve çalışmalarda tanımlamaların; “iş / meslek etiği” veya “iş / meslek ahlakı” adıyla yapıldığı görülmektedir.

Geçmişte Durkheim’in “meslek (iş) ahlakı” tanımlamasının yerini günümüz literatüründe çoğunlukla “meslek (iş) etiği”  tanımlaması kullanılmaya başlanmış ve bir bakıma tarihsel süreç içinde gelişen veya 21.yüzyılın ürettiği meslek gruplarında meslek etiğinin insan beyninde yarattığı algılamanın başında, ilgili mesleği icra eden meslek grubu üyelerinin davranışlarına ilişkin genel kuralların çizilmesi ve buna göre üyelerden bir icraatın sergilenmesinin arzu edildiği görülmektedir.

Bu zorunluluğun temelinde ise, insanoğlunun bilgi ve bilişim çağında hızla ilerlemesi gelmektedir. Geçmişte, metinleşen kodların, kuralların ve kanunların bir modernleşmeyi simgelediği ifade edilirken, günümüzün küreselleşen dünyasında, teorikte yazılanların uygulanıp uygulanmadığını görmek ise yine bilişim ve bilgi dünyası sayesinde daha kolay görülmekte ve bilinçlenmiş birey tarafından bir karşılaştırmaya tabi tutulmaktadır.

Bu bağlamda, daha 1990’lı yılların başında, bilgi toplumunun hızlı bir ivme kazanacağını belirten Drucker, “Bilgi ve bilgili insanlar sorumluklarını artık bilmek zorundadır” (Drucker1994:356) derken artık uygulanmadan belli formatlar içinde korunan veya tabu olarak lanse edilen kodların, ilkelerin toplum ve dolayısıyla onu oluşturan bireye ne ölçülerde katkı sağladığıdır.

Belki de meslek etiğini araştıranları ikileme sokacak bir sorun da, hukukun veya hukuk kurallarının, “kişi haklarına saldırı”, “haksız kazanç” ve “spekülatif veya manülatif davranış ve/veya haberler” ile toplumu sosyo-ekomik, sosyo-politik, sosyo-kültürel bir çatışma, kargaşa, bölünmeye sokarak kural dışılığın netleştiği durumların dışında, art niyetli meslek üyelerinin davranışlarının nasıl kontrol edilebileceğine dair hiçbir engellemenin veya yaptırımın olmadığına/olamayacağına ilişkin gerçek ile karşı karşıya bulunulmasıdır.

Hukukta da görüldüğü gibi, suç işlememiş kişinin eylemi ve suçuna ilişkin somut plan delilleri yoksa sadece niyetinden ötürü yargılanması imkânsız olduğu gibi, ideolojik tercihlerine göre bir iş/meslek yaşamını uygulayanların, örneğin, meslek etiğinde yer alan objektif olma, eşit davranma ilkelerinin neye göre uygulanacağı da, ayrı bir tartışma konusunu beraberinde getirmektedir.    

Hoffman ve Frederick’e göre,  “Etik insanlar için neyin iyi veya doğru olduğunun tanımlanabildiği bir incelemedir. İnsanların ne tür hedefler izlemesi gerektiğini ve ne çeşit eylemleri icra etmek zorunda olduklarını sormaktadır.  Meslek (iş) etiği uygulamalı etiğin bir dalıdır; meslek için neyin iyi ve doğru olduğunun bağıntısını inceler. Bazı kereler meslek (iş) ve etiğinin karıştırılmaması gerektiği söylenir. İş alanında, bazıları kârın önce geldiğini söyler. İş kendi kural ve hedeflerine sahiptir ve etik kavramlar, normlar ve yargılar iş kontekstinde uyuşmaz. Fakat bu görüş temelde hatalıdır…” (Hoffman-Frederick, 1995: 1).

Bu tanıma ilaven Velasquez de var olan bir gerçeği ortaya koymaktadır. Ona göre, “…“[M]esleki etik, ahlaki doğru ve yanlışların uzmanlaşmış bir incelemesidir.[......] İnsanlardan oluşan toplumun ortak amaçları vardır. Ve bu aktiviteler, bu amaçları tamamlamak için kurulmuş kurumlar sistemi tarafından düzenlenmektedir. Erkek, kadın ve çocukların ortak amaçları apaçık bellidir. Var olan ortak hedefler; aile hayatını kurmak,  yetiştirmek ve korumak, insan yaşamının bağlı olduğu malzemeleri üretmek ve dağıtmak, kuvvet kullanımını engellemek ve düzenlemek, kolektif kararlara varabilmek için vasıtaları düzenlemek ve sanat, bilgi, teknoloji ve din gibi kültürel değerleri yaratmak ve korumaktır.[.....] Çağdaş toplumlarda en etkili kurumlar ekonomik kurumlardır. Bunlar iki amacı tamamlamak için tasarlanmışlardır: Bunlar (1) toplum üyelerinin talep ettiği ve ihtiyacı olduğu mal ve hizmetlerin üretimi ve (2) bu mal ve hizmetlerin değişik toplum üyelerine dağıtımıdır.”  (Velasquez,1998: 13-14)

 İşte bu tanımlamalar penceresinden bakıldığında, toplumda iş gücü paylaşımını temsil eden mesleklerin aynı zamanda toplumun kurumsallaşmasında rol oynadıkları, ancak bu kurumsallaşmaya katkıda bulunan meslek üyelerinin kendi kişisel çıkar ve görüşlerini kabul edilmiş ortak kuralların dışında somut hale getirerek uygulamalarının açık bir şekilde meslek etiği kavramına ters olduğunu söyleyebiliriz.

Meslek etiği kavramını ele aldığımızda, kişiselliğin nerede başladığı, toplum kamu yararının nerede başladığına ilişkin bir yorum ve tanımlama sıkıntısı her zaman olabilir. Bu durum, bir bakıma, hayvanları kobay olarak kullanan bir ilaç şirketinin geliştirmek istediği ilacın bir insan hastalığının çözümüne yönelik olduğunda meslek etiğine uygun davranış gösterip göstermediğinin tartışılması gibidir.

Bu çerçevede, zaten Buchholtz  ve Rosenthal’ın analizleri de meslek etiği kavramından eğer bir dize ilkeler yaratıp bu ilkelere uyulmasını ve uyulmadığı takdirde de yaptırıma gidilmesi durumunda hangi ölçekler ile karar verileceğini veya “meslek etiğine uyulmuyor” şeklindeki bir yargılamanın kesin hükmü ve yorumunun da kişisel veya göreceli olacağını unutmamak gerekir. Eğer, ahlakta doğru kavramı göreceli ise, meslek etiği veya meslek ahlakı tanımlamalarından yola çıkılarak tanımlanan kodlara uyulup uyulmadığına ilişkin görüş/sonuç/raporların belli bir göreceliliğe sahip kişi tarafından yapılması durumunda yine göreceliğin olacağı ve kamu doğrusunun olmayacağı bir durum değerlendirmesi ortaya çıkacaktır. Örneğin,  Buchholtz  ve Rosenthal göre, “Meslek etiği, modern toplumların mal ve hizmet ürettiği ve dağıttığı örgütlenmelerde yer alan bireylerin hareketlerine ahlaki kuralların uygulanması ile ilgilenmektedir. Meslek etiğinde, ahlaki ilkelerin ve kuralların analizi işyerlerindeki insanların hareketlerine uygulanmaktadır. Bu bir tip, yöneticilerin ve işle ilgili karar alan diğer çalışanların zorunluluklarını ve ahlaki sorumluluklarını aydınlatmayla ilintili kaidesel (düzgüsel) etiktir.” (Buchholtz & Rosenthal, 1998:3)

 Görüldüğü gibi, meslek etiği kavramı ancak belli kodlara bürünerek bir resmilik ve itibar kazansa da, eğer kanunlar ile bir denetim veya yaptırım gücü yoksa o halde sadece yarı-hukuki veya yarı-sosyal bir kimlik kazabilmektedir. İlgili bu kodlara uymayanların dışlanması her ne kadar soyut ifadeler ile vicdani boyut içinde yapılıyorsa da, kural dışılığın alışkanlık haline gelmesi, kişisel çıkarcılığın ön plana getirilmesi durumlarında bu fiili işleyen meslek üyelerinin itibar kaybı ancak toplum geneli tarafından tespit edildiğinde veya hoş görülmediğinde, sadece itibar, güven kaybı gibi değerlendirmeler ile soyut cezalandırmalara maruz kalabilir.

 

IV.     Meslek Etiğinde Etiğin Algılanma Biçimi ve Faydacılığın Etki Gücü

Meslek etiği kavramının algılanma biçimi değişik meslek gruplarına göre de değişim göstermektedir. Örneğin, tıpçıların meslek etiklerinde, temel aldıkları Hipokrat yemininin M.Ö 460’lı yıllara dayandığı ve Hipokrat’ın yaşadığı sosyal ve kültürel değerler dikkate alındığında, Apollon,Aesculapios, Hygeia ve Panacea adına, bütün Tanrılar ve Tanrıçaların şahitliğinde yemin ederim şeklinde başlayan mitolojik kökenli bir andın, bugün bile adına önem atfedilmesiyle beraber öncelikle kişi üzerindeki bağlayıcı ve onu en azından bilinç altından yönlendirici etkisinin ne olacağının sorgulanması gerekmektedir.

Bu bağlamda, meslek etiği kavramı üzerinde inşa edilen etik kodların/ilkelerin metinsel yazılımlarının, teorikselliklerinin veya kuramsallaştırılmalarının, hangi ölçülerde gerçek hayatta uygulanabilir oldukları belirsizdir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel, sosyo-politik sorunların çokluğu ve demokratik haklardan eşit ve istenilen şekillerde bireyin faydalanmasının alan darlığı nedeniyle oldukça zor olduğu ifade edilirken, ister istemez, kavramın anlaşılmasının yarattığı zorluğun da, meslek etiği cephesinden etiği algılama biçimini oldukça karmaşık hale getirdiği görülmektedir.

Gerçekte ise, meslek etiğinde etiğin algılanma biçimi, meslek etiği ilkelerinin nasıl inşa edileceği açısından önem arz etmektedir. Formüle edilerek somut hale getirilen ilkelere, ne derece uyulabileceğini saptamak ve bu ilkelerin uygulanabilirliğinin sağlanması gerekmektedir.

Meslek etiği ilkelerine uyulmasını sağlayan, güçlü bir mekanizma olmadığı gibi, özellikle, medya alanında şirketlerin yayın politikaları gereği seçtikleri önceliğin baskı sayısı (tiraj), reyting üstünlükleri için derin bir rekabet içinde olmalarından kaynaklanan sorunlar, gerçekte meslek etiği ilkelerinin uygulanmasını engellemektedir. Bununla beraber, belli fikirlerin empoze edilmesi veya yayınlanması amacıyla kurulan yapılanmaların da, başka fikirleri ya filtre ederek, sansürleyerek ya da yanlı veya yanlış haber vererek objektiflik ilkesini yok eder bir tavır sergilenmesi neticesiyle de, optimum ölçütte toplum düzeyinde, maksimum ölçütte ise evrensel düzeyde kurumsallaştırılmaya çalışılan toplum iş ahlakının,  iyi bireylerle vicdani sorumluluk ile mi?  Yoksa güçlü bir kontrol mekanizması kurularak mı?  Yasama, yürütme ve yargı güçlerinin üçlü denetimi ile mi? veya Meslek ahlakı/ meslek etiği /iş ahlakı diye tanımlanan ancak gerçekte özetle bir meslek grubunun üyelerinin uymak ile hükümlü oldukları bir “kırmızı kitapçık” formatındaki bir iş yönergesi şeklinde mi?  Uygulanacağının altını çizmek gerekmektedir. Doğal olarak, bu sorular birbiri ile çelişkili görülse de, diğer taraftan bu çelişkiler uygulanma zorluğu olan ve uyulma zorunluluğunun vicdani muhasebe dışında uygulanmasının zorluğu gibi bir gerçek ile bizleri karşı karşıya bırakmaktadır.

Bir taraftan, bilimsel tanımlamaların ardı arkası kesilmeden de devam ettiği gözlenirken, diğer taraftan da, meslek etiği ilkeleri ile yapılan çalışmalarda, önemli olan noktanın, mükemmel bir teorik ilkeler sıralaması şeklinde sınıflanacağı, yoksa belli normlar haline getirilen ve doktrin görünümlü ilkelerin hayata geçirilerek bir meslek hayatı ilkesi haline dönüştürüleceği ayrı bir ikilemi teşkil etmektedir.

Bu ikilemde yaşanan ve bir buzdağı gibi su yüzeyinde bizlere gözlem imkanı veren diğer önemli konu da, meslek etiğinin oluşturulmasında, siyasi, kültürel, ekonomik düzey ve bakış açılarının getireceği farklılıkların nasıl yok sayılacağıdır. İdeolojilerin, sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel farklılıkların var olduğu bir toplum yapısı içinde tek düzecilik yaratılamayacağı gibi, farklılıkların meydana getireceği cephelenmelerin, gruplaşmaların veya en azından bu türden bir eğilimin yaratacağı farklı görüş açıları meslek etiği anlayışının, özellikle medya sektörü gibi siyasi, kültürel, ekonomik, ideolojik mesajları, analizleri, yorumları, haberleri, çalışanların kişilikleri, tercihleri arasından bireyciliğin, iş rekabetinin getireceği farklılıklar ile mükemmele ulaşmasını imkânsız kılmaktadır. Bu da, bize mükemmel veya mükemmele yakın bir uygulamanın olamayacağı yerde, iş ahlakının varlığından bahsetmenin idealizm temeli üstünde inşa edilmeye çalışılan hayali bir yapıya benzemektedir.

Yukarıda açıklanmaya çalışılan teorik düzeyde sürüp giden bilimsel tanımlamalar. şüphesiz, bu alanda inceleme yapanların temel görevini oluşturmaktadır. Bu eğilim ise, politikacı ve siyaset bilimci arasındaki ayrıma benzer şekilde (Roskin,Cord, Mederois ve Jones, 2010: 16) her zaman yazılarında örnek insandan, erdemden bahseden filozofların pratikte veya gerçek yaşamda yazdıklarına ve söylediklerine aykırı bir yaşam biçimi sergilediklerinin de (Duran, 1996: 142) felsefe tarihinde ortaya çıktığı gibi; ikilemlerin, çelişkilerin çokluğu da meslek etiğinin nasıl uygulanacağı konusundaki sıkıntıları beraberinde getirmektedir. Oysa Bradburn gibi araştırmacıların ortaya koyduğu tanımlamalardan hareket edilirse, olayın farklı değerlendirilmesi gerekmektedir. “Teleolojik ve deontolojik” etik (Bradburn, 2001: 3) diye ayrılan ve tanımlamaya tabi tutulan meslek etiğinin iş hayatındaki etkisi yani çalışan bireyi (meslek erbabını) yönlendirmesi ne ölçüde mümkün olabilmektedir.

Terminolojik açıdan bile tanımlamaların yarattığı farklılıklar ve bunların getirdiği faklı bakış açıları oluşabilmektedir. Yunanca “Deon” kelimesinden gelen ve ödev, sorumluluk anlamına gelen deontoloji (Hirst ve Patching, 2005: 9) ile teleolojik adıyla adlandırılan bu temel gruplar arasında da farklılık bulunmaktadır.

Hirst ve Patching ; “Etiğin deontolojiksel sistemleri, teleojik modellerin dialektik-i karşıtıdırlar. Deontoloji, ahlaki ödevlerle uğraşırken, teleoloji, bizim eylemlerimizin sonuçları ile meşgul olmaktadır. Deontoloji, etiğe ilişkin kurallara ve normlara bağlı bir yaklaşım olarak ahlaki görevler ve kendince aşikâr olan iyi eylemlerle ilgilenir...”(Hirst ve Patching, 2005: 9)  derken, görüldüğü gibi, tanımları ile bir özellik yaratan ve ilgi odağı oluşturan meslek etiğinin diğer bir temel sorunu da tanımlanmasındaki güçlüklerdir. Örneğin, yukarıda ifade ettiğimiz teleolojik etik kavramı, amaç (erek) ve sonuca ulaşma metodundan ziyade kararın sonuçları üzerinde durduğu gibi etiksel egoizm, faydacılık (utilitarianism) ve Makyavellenizm’den de oluşmaktadır. Özünde, egoizm, faydacılık ve makyavelist bir yapı barındıran teleolojik etiğinden yola çıkarak kurgulanacak bir anlayışın da bizleri uygulamada çok farklı bir alana sürükleyeceği açıktır. (Bradburn,2001:3-4) Ancak teorikte, teleolojik etik (ahlak) sonuçsalcıdır. Bir taraftan, deontolojik yaklaşım karşısındaki ahlak teorisinin sonuçsalcılığı (Arslan, 2001:12) ifade ettiğinin vurgulanması gerekirken diğer taraftan da,  birçok Kanadalı gazetecinin özgürlük alanının fazlasıyla kısıtlandığı savı ile deontolojik kodlardan hoşlanmadığının (Pritchard-Sauvageau, 1999:72) altının çizilmesi iki farklı eğilimin ortaya konulması açısından önemlidir. Bu durumda, bir bakıma, özgürlük alanına ilişkin görüşlerin gelişmiş ülkelerde bile belli bir görecelik içinde tartışıldığının bilinmesi gereklidir.

Eğer, etiksel egoizme göre tüm insanların kalplerinde bencillik yattığı (Bradburn, 2001:4) şeklindeki ifadeleri bir yaklaşım biçimi ile doğru kabul ettiğimizde, bireylerin karar ve hareketlerinde bencilce davranması ve kendi çıkarlarına uygun kararlar almasını kendileri açısından haklı görmeleri veya savunmalarını engellemek mümkün olamayacaktır. Çünkü etiksel egoizmin bireylerin çıkarlarını maksimize edecek şekilde hareket edebileceklerini varsayması (Bradburn, 2001:4) ayrı bir etik sorunu oluşturmaktadır.

Faydacılık (utilitarianizm) penceresinden bakıldığında, bir taraftan bir meslek etiğini iş hayatında oluşturmanın zorluklarına daha fazla açıklık kazandırılırken diğer taraftan da faydacılık ile bir bireyin daha fazla sayıda insanın iyiliğini (malını) maksimize edebileceği fikri hâkim olabilmektedir.(Bradburn,2001:5)

Mill ile özdeşleştirilen faydacı model ise esas itibariyle ve klasik anlamda ele alındığında tamamen bir teleolojik modeli temsil etmektedir. (Hirst ve Patching, 2005: 10) Buna göre, ilk etapta, eylemlerimizin ihtimal dâhilindeki tüm sonuçlarını bilmemiz ve anlamamız gerekirken (Hirst ve Patching, 2005: 10),bu durum özellikle de gazetecilikte, bir haberin getireceği sonuçlar David Kelly olayında olduğu gibi bir yaşamı tehdit etme durumu yaratıyorsa önemle üzerinde hassas bir şekilde durulması gerekmektedir. (Hirst ve Patching, 2005: 10) 

Bu görüş açısı ile hareket edildiği takdirde; faydacılık ilkesine göre hareket eden meslek üyeleri sadece kendilerinin mutluluklarını düşünerek hareket ettiklerinde geriye kalan insanların mutluluk sorunları nasıl çözüme ulaşabilecektir? Şeklinde ifade edilebilecek olan bir soru eğer; faydacılık ilkesine göre hareket eden meslek üyelerinin sadece kendi düşüncelerini ve çıkarlarını ön planda tutarak mesleklerini icra ettikleri ve mesleki eylemlerini gerçekleştirdikleri takdirde, geriye kalan insanlara hizmet verilmesi, bilgilendirilmesi hangi objektiflik ve adalet anlayışı içinde çözüme ulaşabilecektir? sorusuna dönüştürülebilir. Aksi takdirde, meslek ilkelerinin, bir meslek grubunun, lobisinin veya yoncasının temel hak ve çıkarlarını (menfaatlerini) koruyan bir ilke kodu tanımlamasından öteye gidemeyeceği açık görünmektedir.

Üçüncü dünya ülkelerinde sıkça rastlayabileceğimiz bir örnekleme ile de; çoğunluk tarafından desteklenmeyen siyasi erkle ilişkilerini üst düzeyde tutarak onun propaganda aracı olarak işlev gören kuruluşlar gerçekte bu ilişkilerinden dolayı büyük bir haz duyabilirler ve çıkarlarını maksimize edebilirler ve hatta halk adına hareket ediyor görünebilirler. Ancak çoğunluğun mutlu olmadığı ve azınlığın mutluluğu acaba gerçek bir mutluluk olarak tanımlanabilir mi? Oysa John Stuart Mill’in de söylediği gibi, “tatmin edilmiş bir domuz olmaktansa tatmin edilmemiş Sokrates olmak daha iyidir” (Bradburn,2001:6)  sözü belki “de facto” bir eleştiri olarak kalsa da, bir anlamda, teori ile pratik arasındaki çelişkiyi dile getirmektedir.

Faydacılığın yarattığı diğer bir sorun da, bir şeyin daha fazla zevk verdiğine karar verilmesinin zor olmasıdır.(Bradburn,2001:6)  Bu açılardan bakıldığında, belki kendi açılarından kârlarını maksimize etmeye çalışan ancak çevre kirlenmesine neden olan birçok şirket faydacılığın meslek hayatında toplum ve kurallardan uzakta uygulanamayacağını somutça göstermektedir.

Ancak, bu gerçek, meslek yaşamlarında, bazı veya bazen çoğu bireylerin kendi kurum çıkarlarını toplum çıkarlarına üstün tuttuğu anlamına gelmemelidir. Önemli olan, mesleki ilke kapsamında mesleklerin ön plana çıkarılması değil hepsinin topluma hizmet amacı ile yine toplumun kendisi tarafından üretilen bu mesleklerin, toplum çıkarını ve toplumu oluşturan bireyi gözetmeleri olmalıdır. Yani, teolojik etikten farklı düşünce yapısı olan deontolojik etik bir toplumda kural ve ahlakın herkese dürüst ve evrensel olarak uygulanması gerektiğini belirtir. Deontolojik etik altında toplumun tüm üyeleri eşit olarak muamele edilmelidirler. (Bradburn,2001:9)

Kant tarafından savunulan ve haklar teorisi olarak da bilinen deontolojik etiğe (ahlaka) göre, “…belli bazı şeyler sonuçları ne olursa olsun insanlık için ahlaki olarak bağlayıcıdır. Örneğin öldürmek, tecavüz etmek, işkence etmek, soykırım yapmak sonuçları ne olursa olsun kötü eylemlerdir. Kant’ın doğal haklar ve ödev ahlakına göre insanlar doğuştan bazı haklara sahiptirler. Haklar teorisine göre bazı evrensel doğrular vardır ve bunlar zaman ve şartlara göre değişmezler…” (Arslan, 2001: 12)

İşte bu tanımlar çerçevesinde,  meslek hayatında,  dünya görüşünün, teknolojinin, rekabet hırsının, iş kaygısının çalışan üzerindeki etki gücü göz önüne alınarak, toplumsal sorumluluğu bir anlamda emreden Kant’ın düşünceleri temel alınarak hareket edildiğinde, “bazı evrensel doğrular vardır ve bunlar zaman ve şartlara göre değişmezler” (Arslan, 2001: 12) ilkesini kimin ve nasıl yorumlayacağı da çok önemlidir. Çünkü belli bir kültür ve etik, ahlak, din ve sosyo-ekonomik, siyasal yönlerden sınıf ve kimlik yapılarına göre şekillenmiş bireylerin neyi doğru ve neyi yanlış kabul edeceği de muallâkta kalmaktadır.

Birçok teorisyenin ve etik savunucularının önem verdiği sosyal sorumluluk teorisine atıf yaparsak, sosyal sorumluluklarından ötürü topluma değer verileceğinden etik kural ve değerlerin çiğnenmeyeceğini varsayabiliriz. Oysa Milton Friedman (1998) , şirketlerin toplumsal bir sorumluluğu olamayacağını belirtmektedir.

Friedman’a göre ; “Mesleki (iş) sosyal sorumluk tartışmalarında analitik gevşeklik ve ihtimam eksikliği dikkate alınmalıdır. İşin (business) sorumlulukları vardır demek ne anlama gelmektedir?  Yalnızca insanların sorumlulukları vardır. Kuruluş yapay bir kişidir ve bu anlamda yapay sorumlulukları olabilir, fakat mesleğin bir bütün olarak sorumluluklarının olduğu geniş anlamda dahi söylenemez.” (Friedman, 1998 :246)

Öyleyse meslek hayatında kâr ve çıkar hesapları yapan ve piyasada varlıklarını sürdürmeye çalışan şirketler ve hizmet vermekle sorumlu kurumların toplumsal sorumluluk hedefleyerek hareket etmesinin beklenmesi bir iyimser beklentiden öteye gidemez. Her şeyden önemlisi de, meslek hayatında toplumsal sorumluluğun etik bir davranış olması ticari kaygılardan dolayı dışlanması durumunda meslek etiğinin hangi çerçeveler içinde etki sağlayacağı sorun teşkil etmektedir.

Diğer taraftan, tüm gelişmekte olan toplumların günümüz dünyasında, kapitalist toplumlar olduğu düşünülür ve alt-üst yapıların birbirini etkilediği ve şekillendirdiği söylenirse (Roskin ve diğerleri, 2010: 22), Wilson’un saptamaları doğrultusunda, ahlak’a alakasız kalan bir kapitalizmin (Wilson, 2001: 78)  nasıl bir meslek ahlakı yaratacağı ayrı bir tartışma konusunu oluşturmaktadır.

Bu bağlamda, meslek hayatında etik algılanış biçiminin soyut olduğu ve somut bir önlem ve ölçüte dönüştürülmesine yönelik şimdilik toplumlarda toplumdaki kamu vicdanını rahatlatacak bir şekilde hareket kabiliyetinin olmadığı görülmektedir. Bu hareket kabiliyetinin sınırlılığı veya darlığı, ilgili mesleki kurum veya kuruluşların, etik değerlerinden kaçınarak toplumsal sorumluluklarını ikinci plana atacakları veya göz önünde bulundurmayacakları anlamına gelmemelidir. Şüphesiz, toplum ve toplumun dinamiğini oluşturan meslekler içinde yer alan meslekilerin, en azından vicdani sorumlulukları ile hareket ederek tabii oldukları veya temsil ettikleri mesleklerin meslek ilkelerine göre hareket etmeleri bekleneceği gibi, ait oldukları mesleklerinde esasında içinde bulundukları toplumun meşruluğa kavuşturduğu ve onu kendi değerleri ile de renklendirdiğinin unutulmaması gerekmektedir.

V.     Sonuç

Bu çalışmadan ortaya çıkan sonuca göre, meslek etiği kavramı idealist bir kavram olup, kavramın somutlaştırılması amacıyla ortaya konan temel ilkelere uyulması doğrudan doğruya kişi vicdani ile bağlantılıdır. Meslek etiği ilkelerinin kodlanmasında hiçbir sorun görülmezken, esas sorunun, bu ilkelerin kurallara bağlanması ile ilgilidir. Diğer taraftan, meslek etiği kavramının toplumların (ülkelerin) sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve sosyo-politik gelişmişliklerine de bağlı olduğu yönündeki korelasyon bu çalışmada ağırlık kazanmaktadır. Ancak, gelişmiş ülkelerde yasama, yürütme ve yargı gibi kurumların işleyişinin, zaten hukukun üstünlüğü kapsamında belli hukuk kurallarına bağlı olduğu düşünülürse, meslekilerin de bu kurallara uymalarının temel nedeninin, vatandaşlık bilincinin ve sorumluluk anlayışının yüksek olmasından veya cezai yaptırımlara uğrama korkusundan dolayı hukukun bireyler üzerinde kendini hissettirmesinden ileri geldiği söylenebilir. Her ne kadar, gelişmiş ülkelerde meslek etiğinin uygulanması esnasında yaşanan sorunlar, gelişmekte olan ülkelere göre daha az olsa da var olmadıkları anlamı da bu kıyaslamadan ötürü çıkarılamaz. Yine de belli olaylara, olgulara, değerlere, politikalara, milletlere, medeniyetlere ve haberlere ego-merkezci bir anlayış ile yaklaştıklarına vurgu yapılabilir. Bunun nedenini de,  insan yaşamında insanın davranış, düşünce ve karar mekanizmasını etkileyen göreceliğe bağlayabiliriz. Doğal olarak, kendi ülke sorunlarına veya dünya sorunlarına bakışta, göreceli bir bakış açısının yaratacağı olumsuz etkiler reddedilemez. Bu durum,  bir bakıma tüm dünyada evrensel düzeyde uygulanması için idealist bir çerçevede gözlenen meslek etiği ilkelerinin, objektiflikten uzaklaşma ve adil karar vermeme eğilimi olan bireyin doğası gereği vicdani sapma yaşayabileceği anlamına da gelir.   Kısaca, bilginin, know-how’ın ve de bugün artık bilişimin metalaşarak hızlı ve kontrolsüz bir şekilde yayıldığı dünyamızda, denetimin sağlanmasını meslek etiği ilkelerine ve kodlarına bırakmak yerine, hukuk denetiminin üstünlüğünü hissettirdiği etik sistemin kurumlaştırılması gerekmektedir. Bunun gerçekleşmesi ise kelebek etkisi teorisi gibi, vatandaş bilincinin ve sorumluğunun üst düzeye çıkarılması, meslekilerin de aynı zamanda kendilerini elit olarak değil de vatandaş olarak tanımlamaları ile mümkün olabilir.

 


Anup Shah , (April 2006), “Media Manipulation”, Global Issues,  (http://www.globalissues.org/article/532/media-manipulation#FakeNews), erişim tarihi : 17 Mart 2010

Bünyamin Duran, (1996), Sekülerleşme Krizi, Timaş Yayınları, İstanbul

Coşkun Can Aktan, (1999), Kirli Devletten Temiz Devlete, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara

David Pritchard-Florian Sauvageau, Les Journalistes Canadiens: Un portrait de fin de siècle, Les Presses de l’Université Laval, Laval, Canada

France 24, “Police charge Serbia's president for celebratory drink at soccer match”, 16 Ekim 2009, (http://www.france24.com/en/node/4903130 ) , erişim tarihi : 30 Ocak 2010

Mahmut Arslan, (2001), İş ve Meslek Ahlakı,  Nobel Yayın Dağıtım, Ankara

Martin Hirst- Roger Patching,  (2005), Journalism Ethics,  South Melbourne, Oxford

(“Clifford Christians G.- Kim B. Rotzoll- Mark Fackler, Media Ethics : Cases and Moral Reasoning, (1983), Longmans Inc. Original ed., New-York, s.14” deki alıntı)

Manuel G. Velasquez,(1998), Business Ethics , Fourth Edition, Prentice Hall, New Jersey     

Macit Gökberk, (1980),  Felsefe Tarihi, Dördüncü Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul
Michael G.Roskin-Robert L.Cord-James A.Mederios-Walter S.Jones,  (2010), Political Science: An Introduction, 11th Edition, Pearson, New York
Milton Friedman, (1998), “The social responsibility of Business is to increase its profits”, Perspectives in Business Ethics, Ed. By Laura Pincus Hartman, Irwin McGraw-Hill, Chicago
Noam Chomsky, (1999), Medya Gerçeği, İkinci Baskı, Tümzamanlar Yayıncılık, Kadıköy
Peter F. Drucker, (1994), Gelecek İçin Yönetim, 2. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Rogene A. Buchholtz – Sandra B.Rosenthal, Business Ethics,(1998), Upper Saddle River , Prentice Hall, NJ
Roger Bradburn, (2001), Understanding Business Ethics, Continuum, London
Sami Selçuk, (1999), Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğüne, İkinci Baskı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara
W.Michael Hoffman-Robert E.Frederick, (1995), Business Ethics: Readings And Cases In Corporate Morality, Third Edition, McGraw-Hill, Inc. , New York
Wilson, James Q. , (2001), “Capitalism and Morality”, Business Ethics (Ed. by W.Michael Hoffman-Robert E.Frederick), Fourth Edition, McGraw-Hill, Inc. , New York
Not: Bu çalışmada yer alan bazı kısımlar, “Bülend Aydın Ertekin, (2006), “Gazetecilik Meslek Etiğinin Kurumsal Açıdan İncelenmesi ve Bir Uygulama Olarak 11 Eylül 2001 Olayının Türkiye ve Kanada Gazetelerindeki Yansıması”, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), T.C.Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eskişehir, s.61-85” arasında yer alan bilgilerin geliştirilmiş ve tekrardan yorumlanmış halidir.

 



[1] Cümlenin İngilizcesi; “The torturer of the soul brandishing a sharp scourge within” ve Latincesi ise yine İngilizcesinden farklı olarak; “"Occultum quatiens animo tortore flagellum." şeklindedir.